28 Mart 2007

Eskiden

Bir kız vardı. Hiç sevmezdim, o da eminim beni sevmezdi. Ama ortak arkadaşlarımız vardı. Birgün ben arkadaşlarlayken o geldi herkesi öptü bana da döndü: 'Eh, seni de öpiim bari'.
Ben, alışkın değilim böyle şeylere, uzatmıştım yanağımı.
Şimdi olsa yanağımı uzatıp son anda dönüveririm sırtımı... Laf bile etmem.
İyi bir insandım eskiden.

Neyse, jasmingreentea'nin link'lerinden yasemin'in sayfasına bakmıştım biraz evvel.
Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulut'unu yazmış. Çok eskilerden, en sevdiğim. Sonra neler okurdum düşündüm, tüm Aziz Nesin'lerin bende o zamanları ve hatta o saatleri, anlık görüntüleri hatırlatması insanı bir değişik ruh haline sokuyor.
Bir de, ne zaman Iron Butterfly dinlesem, In-A-Gadda-Da Vida'sını, hep eskilere gidiyorum ve hep mutlu oluyorum. Küçük çocukken abimle ne tepinirdik bu şarkıda. Ne sever ne çok dinlerdik.
Bu arada, söz konusu şarkı hakkında spekülasyonlar da var. Grup o kadar 'stoned' muş ki, (nasıl diyim bilemedim), o yüzden ne şarkının sözlerini doğru düzgün söyleyebilmişler ne de bitirebilmişler. 17 dakika :-). Aslında ismi de In the Garden of Eden'mış rivayete göre. :-)
Yalnız, lütfen bir de Simpsons versiyonunu izleyin.
Ben yaşgünü olimpiyatlarına güneye gidiyorum, pazar gecesi dönücem.

27 Mart 2007

Kuaför Anısı

Yılda en fazla bir kere kuaföre uğradığım için gittiğim kuaförün dandik olmaması gerekir. Ki bir sene kadar idare etsin.
İyi bildiğim kuaföre gittim. Girdim kapıdan içeri herkese teker teker merhaba dedim. Herkes kibar, bana selam verdi. Kasada duran ultra-modern kuaför (ki sahibiymiş aynı zamanda) ben içeri meylettiğim anda beni durdurup:
'Ne istemiştiniz?' diye sordu.
Haydaaaa, içimden türlü cümle geçiyor, ama birini bile söylemedim, edep açısından yani.
'eeee, saçımı kestiricem, olmaz mı?' (cümle aynen budur, boş bulundum.)
'burası erkek kuaförü'
'hı? Diyildi, burda kestirdim geçen sefer??'
'bayan salonunu yukarı açtık'
'ehehe, aaa, hayırlı olsun yeni galiba?'
'sağolun, bir seneyi geçti'
'ehehhe, hadi yaaa.. Ben bi yukarı çıkiiim o zaman'
'hıhııı, ilerde merdiven var'
'haa şu, evet...'
Çıktım yukarı. Bayağı büyükmüş yav, devasa merdiven, başında da kocccaman kuaförün adı. Görmemek için ben olmak lazım. Hedefe kitlenmiş gidiyorum ya.
'Hoşgeldiniz'
'Hoşbulduk, ehehehe, ben aşağı yere girmiştim de, erkek kuaförü olmuş'
'Iıı, buyrun' (çatlak geldi diyolar içlerinden..)
Adamlar haklı, alışkın değiller. Günde bir kere föne uğrayan bayanları misafir ediyorlar. Senede bir gelene şaşırıyorlar.
Bi kuaför vardı yanıma. Ama baktım, enteresan. Manken gibi hepsi bunların??. Saçlar bişiiler bişiiler, kıyafetler ultra-modern. Ancak ağızlarını açıp konuştuklarında 'evet, evet, kuaför' diyebiliyosun. Ben ise aşağıdaki tezgahtar kızdan daha salaş.. Hay allah. Bi daha yüksek topuk, janjanlı, toptoplu katkatlı giymek gerek.
'Ben şöööle istiyorum, bööle istiyorum. Sonra şööle olmasın bööle olmasın.'
'Hı hı tamam. Ben şöööle şööle yapiim, şööle olmaz, bööle olur'
'Oldu o zaman'
Başladı, tıkııır da mıkıııır, aheste ahesteee. Ben kuaförlerden korkarım. Kızamam onlara, eleştiremem. Öyle bi kuaför korkum vardır. Yalnız bu kardeş, hiç kuaförlere yakışmayan beyaz elleriyle nazik nazik ve itinayla yapıyor işini. Hiç karışmadım. Bekledim. Yaptı da yaptı. Asistanları enteresan, yani çırakları. Biri büyük göbekli genç bi çocuk çok somurtuyo. Kuaför çırağı demessin, olsa olsa tesisat çırağı görüntüsünde. Gömleği beyazmış ama artık gri. Diğeri tam bir çırak. (Sezai) Saçları bi garip. Kuaför kataloglarından çıkmış gibi. İşine bakacağına aynadan kendi saçlarına bakıyo. O bakıyo ben ona bakıyorum, her seferinde gülüyorum. En sonunda 'Güzel, güzel merak etme' diyorum, utanıyor hafif. On kere ne içeceğimi sordular, yanımda eski zaman tiplerinin hazırlıklarından, bir şişe su getirmişim. Var benim içeceğim dedim. Bir yandan aynanın kenarında lcd televizyonlardan komik komik şeylere bakıyorum. Burcunuz, diyetler, hava durumu, kadınların en beğendiği erkek tipleri falan.. :-)
Sonra fön kısmına geçtik düz fön inceliklerini öğreniyorum Serkan'dan (gri gömlekli somurtkan). O çekerken iki adet beyazımı görüyorum şakakta.
Aman koparma tikkat et diyorum.
Arkada da var, onları da koparmadım diyip gülüyor.
Aman diyim ne diyosun?
İki tel gördüm.
Yaaa? (hırk!!)
Bazen erkenden çıkıyor böyle beyazlar
:))))
Benim su bitince Sezai bana nazar boncuklu bi bardakta limon dilimli bi bardak su getiriyor. Imm, musluk suyu diiil. :-P şlafguud...
Kuaförüm Levent, beyaz tel muhabbetine takıldı,
'Niye, sadece iki üç tel beyaz'
'Ben mümkünse 50'lere kadar boya yaptırmak istemiyorum.'
'Aaaa, aynı yaştayız ama bakın sakalım beyazladı.'
Hakkaten keçi sakalı gri.
'Benim de sakalım olsa belki beyazlamıştı, ne belli..'
'Hı?'
'Hı?'
Şu açıdan çok güzel, ilk defa biri bana 'aaa, ayy, ne kadar küçük gösteriyosunuz' demedi. İnsan bayılınca bu muhabbetlerden, tersi istikamet hoşuna gidiyor.
Kesti saçımı, baktım baktım..(yav ne kadar koyulaşmış benim saçlarım. Güneş yüzünü görür görmez sarardı eskiden, şimdi nerdeyse siyah. Yuh yani. Nasıl olur? )
Tam istediğim ve tarif ettiğim gibi oldu.
Levent şakıdı:
'Buna bi gölge çok yakışırdı. Zamanınız olursa bir gün gelin de yapalım ne dersiniz?'
İçimi okumuş gibi.
'Ben öyle sevmiyorum aralarda sarı sarı. '
'Sarı olmaz ki, bir ton açığını düşünün, çok doğal olur, biraz aydınlık katar. '
'Tamam, şimdi yapalım.'
Bu kadar şappadanak karar verir insan..Kesim üzerine güvendim birden, boya işlerine gönlüm elvermez ama..
O kadar ince ince yapıldı ki saç, patlayıvericektim. Sadece sıkıntıdan değil, bir galon su yutmuşum. Ayrıca aynı yayını on kere izlemişim, başak burcu olanlar, bu arada, herkese güvenmiyceksiniz bu ay, ona göre. Antraktta tuvalete koştum. Umumi ya, bir kişilik değildir deyip kapıya abandım, haydaa niye açılmıyo bu diye ikinci kere hatta. Omuz da atmış olabilirim. Sahneyi tahmin ediniz. Biri 'hanfendi, mesgul galba' diye sırıtınca durdum. Sonra bekledim bekledim. Sonra tekrar bekledim, bayan çıktı bu sefer Serkan girdi içeri kağıt havluları asamadı bir türlü, ortası mı sıkışmış bişiii olmuş artık dayanamadım, elinden kaptım 'Serkan boşver ortasını ver sen bana o ruloyu'.. Napiiim ya ölecem.
Sonra baktım saç, Levent'in deyimiyle 'süpper oldu yaaa'... Enteresan, sanki eski zamanlardaki açık saçlar gibi.
Benim bir günümün 3 saati önemli bir dilim. Ama senede bir katlanılacak artık.
Levent çıkmadan:
'İnşallah seneyi bulmaz tekrar gelişiniz' dedi.
'Söz veremem ama denerim' dedim ve kendimi açık havaya attım.

26 Mart 2007

Devam mahiyetinde..

Başladım ya albümlere, biraz daha ekleyeyim dedim. Tutabilene aşkolsun.
1.
Modern Times 'a uzun zamandır baştan sona dinlediğim ilk albüm demiştim geçenlerde. Fakat bir müddettir elimde olan Ben Harper'ı harcamışım. Özür diliyorum.
Both Sides of the Gun.
İki cd'lik albüm seti.

İlk cd, beyaz. Ak yani. Biraz baladımsı havaları var. Sweet Nothing Serenade, güftesiz. Güftesiz bir şarkı bu kadar güzel olur. Diğerleri arasında ayrım yapıp yazamayacağım hepsini çok beğendim. Klasik Ben Harper tadında ama daha da usta işi.
İkinci cd, siyah. Kara yani. Both Sides of the Gun ve Black Rain funk-rock. Var mı böyle bi janr ben bilmiyorum ama uydurmak serbest. Get it Like You Like It rolling stones şarkılarını andırır gibi. The way you found me ise blues.
Adam çok iyi bir şair, inanıyorum. Please don't talk about murder while i'm eating gibi benim seveceğim şarkı sözleri de var. Bir sevdiğim şey de adamın her albümüne bir logo koyması.


2. Nick Cave & The Bad Seeds. Yine ikili albüm seti. Abattoir Blues ve The Lyre of Orpheus. En azından bir senedir evde dinlendiği ve hiç tavsiye mahiyetinde yazılmadığı için çok ayıp etmişim.
Nick Cave'i sevenler sever, bilenler bilir. Her ne kadar ilk defa dinleyecek olanlara bu albümü önermesem bile Murder Ballads'dan sonra yapılmış en güzel albüm diyebilirim. Ayrı ayrı teker teker şarkılar yerine iki saatlik bir konser gibi dinletiyor albüm kendini.


Abattoir Blues daha karanlık, daha kasvetli biraz gotik; The Lyre of Orpheus ise daha melodik. The Bad Seeds hep iyiydi ama bu albümde her zamankinden de iyiler. Kanımca..
Hiçbirşey olmasa bile albüm kendini şekliyle aldırtabilir. Çok güzel bir kapağı ve hoş cd kapları var.

Şöyle çak iki tane...

Yani, valla, sizi temin ederim şiddete meylim yoktur ama bir saat bilgisayar başında geçirip kendimce güzel bir yazı oturtup şekillendirdikten sonra kullandığım bilgisayarın 'ay ben kitleniyorum galba, ay cok fenayım, kitleniyorum, kitttttlendiiiim' diye karşımda ilgisiz moda geçmesi benim derinlerde kalmış en agresif, en şiddete meyilli, en canavar ve en vandal kişiliğimi bir anda ortaya çıkarıveriyor. Şöööle kalk bi kafa at.
Ne yazık ki benim, şiddetin tam ele geçiremediği şu güzel beynim, en azından, yazılıma kafa atılamayacağını, atılsa atılsa donanıma atılabileceğini ve bunun da kafayı acıtma dışında bi halta yaramayacağını çakozlayabiliyo.
Ne güzeldi, eskiden, yamuk gösteren televiziyalar... Kafaya iki yumruk, düzelirdi, nankör değildi.
Şimdi yazdıklarımı tekrar yazacam, bakalım olacak mı..

23 Mart 2007

Yineler/Yeniler

Bizim cücüğe kitap falan alalım demistim, bi de kirmizi traktor filmini. Adı Bob..Yani traktörün. Yani, küçük kırmızı traktör Bob.
Ama o, tabiatıyla, sepete herşeyi atma meylinde. Babasına ve bana birer cd layık gordu, eksik olmasın, babasına burcu güneş bana serdar ortaç. Canım benim.
Çok güzel renkleri var siiidiilerin, sağol denizcim..Bunları almayalım ama istersen..
Niyeeeeea?
Biz bu tip, ııı, dinlemiyoruz. En iyisi ben birkaç tane bulayim, sen aralarından seç. En güzellerini seçersin sen, hadi yardım et.
Peki..

--Zavallı ben, aslında hiçbirşey almayacak olan ben, sırf yavru istedi diye almak zorunda kaldım. Anlıyosunuz di mi. İyi--

Kendisini ilgili koridora soktum. Bi tane aaa bak ne güzel yağmur yaaayo, bulutlar gelmiş şu resme bak doldoluyla Knopfler ve Harris'in all the roadrunning'ini aldırmayı becerdim. Bi tane de "aaaa anneye benziyo kadın, (evet, şımardım) bak bi kadın bi de adam gülüyolar cümlesiyle PJ Harvey'nin The Peel Sessions'ini. James brown alayım demiştim ama deniz ben bundan kolkuyolum diye aldırtmadı. Haksız denemez, daha doğrusu diyecek bişi yok, onu tek başına almak lazım.

Şimdi heman yazayım, P J Harvey ben cok severim sahsen. Bu albümünü de çok sevdim, biraz eski şarkılar var içinde. Ama bası ve vokali biraz daha artmış gibi. Hepsini sevdim ne yalan söyliyim. Hiç dinlememiş olanlara to bring you my love, is this desire, dry'ı önereyim, haddim olmayarak. Ya da, hadi, bunu da önereyim. Ben önerdim diye bişi olacağı yok hattızatında. Müzik eleştirmeni diyilim bişi diyilim.

Ne ki, peel sessions, patates mi soyuyo napıyo derseniz, bi john peel var, dj kendisi, ingiliz. BBC'de peel sessions adı altında 67den öldüğü yıla kadar birçok kişiyi konuk etmiş. 2000 civarinda konuk. Bunlardan biri Polly. O da albüm kartoletine kendisi ile ilgili güzel hisler yazmış.

All the roadrunning de tam baska bi yerde. Bi insan ikisini de nasıl sever. Bu insan bensem sever. Yalniz emmylou harris, ki kendisini one more cup of coffee'deki ilk kuplede yanlış güfte şakıyan kadın diye de hatırlayacaksınız, sesini beğenmesem de, bende böööle nası diyim derin derin hisler uyandıran bi kadın, country tarzlarinda olmasina ragmen. Knopfler ise dire straits'ten, eski anılardan, dylan'la cok çalmış (ve orda kalmış) bi müzikisyen. Onun notting hillbillies zamanlarini daha çok sevdiğimi düşünürüm. Aslinda dire straits albumlerinden de brothers in arms yerine on every street'i daha cok. Kendisi, dylan gibi sol kolu ekmek kesmek için kullanip sag kolla pena sallayanlardan. Album güzel, country desem değil, rock desem değil, blues desem yok artık hiç değil. Öyle ne diyim bilemediğim bi güzel albüm. Kanımca.

Ihmm, ıhhm. eee, bi de dylan koleksiyonumu geliştirecek bişiler aldım ama , möhöm diiil.
Iııı, peki hadi görüşürüz.

20 Mart 2007

Sal sul

Gemi de değil, bir sal yapmışız kendimize. Bulmuşuz bir yerlerden gözümüze sağlam görünen birkaç tahta parçası, biraz da ip bulmuşuz, hasbelkader. Bağlamışız, kendimizce, sıkıca. Atmışız kendimizi denize.
Bunun üzerinde kürek çekmişiz, kürek bulamayınca ellerimizle ilerlemişiz.
Sonra bakmışız dağılıyor sal dediğimiz. Yeniden inşa etmişiz, kıyıda. Ya da edememişiz öylece kalmış.
Böyle böyle ilerliyoruz işte hayat dediğimizin içinde.
Gitmeye amaç edinebileceğimiz bir kara parçası bile yokken. Atmışız kendimizi, atmışlar bizi denize.
Yelken yapsak? Yapmayalım yelken falan. İçini dolduracak rüzgar bulunamayacaksa, üflesek kaç yazar?
Ne gider ki bu sal?

14 Mart 2007

Ulan




Deniz gelip çalışma odamızda benimle birlikte çalışmaya başladı yine.
Yaptığı şey, klavyede o tuşa bu tuşa basıp kendisine almam gereken ! zımbırtıları bir alışveriş listesi halinde klavyede yazmak.
Buna çalışmak diyol. Varsayımda 'anne alışveriş listesi yapıyodul yapsa yapsa, ne yapcak baska' var galiba..
Liste hazırlandıktan ve yazıldıktan sonra "bi de basalım şunu biiil" diye sosis parmakla printer'i açıp kapıyor.
"Kafası karışır pirintırın' diye açıklamaya çalıştım, olması gereken, dolaysız şekilde "bozulur" demedim ne hikmetse, karşılık olarak bana inanmayıp printır'ın kendisine sordu: "kafan kalışmıyol di mi, açıyolum, kapıyolum seni. Sen de "hı, kim açıyol beni, noluyol mu diyosun"" Sonra döndü bana: "kalışmıyolmuş kafası, "açıp kapayabililsin" dedi bana" dedi. Peki dedim, ne diyim yani. Kaşınmışım bi kere.

Çalışırken annesi gibi yanında bitki çayı istedi. "Nazikçe Ülkü teyzenden iste, şurdan sesleniver" dedim.
Gitti, merdivenin tepesinden: 'Ülküüü! lica etsem ben cay istiyolum, ezene!' dedi (ezene=rezene)
Ülkü teyze duymadı tabi, vaki degildir; bunun için avaz gerekir.
bi daha: "ben ezene çayı istiyolum, Ülküü! "
yine ses yok;
"Ülküü, ulaan, cay istiyolum diyolum duymuyo musun beniiiiii"
.......(yutkundu çoban).....
çoban:"kızım ulan denmez, ayıp yaa"
çobanin kızı: "diil diiil ayıp diiil, çay istiyolum ben. ama adaçayı da oluuuul, ezene de oluuuul, cay istiyooooom. Ülkü diyoluuuuum"
----------
Günlük bi doz anekdottan sonra grip olduğumu ifşa edeceğim, utanmadan.. deli'den geçtiğini varsayiyorum, öpme beni diye uyarmıştı da dayanamamıştım. :-)
Kafamı cendereye almislar gibi bi çatlak ağrı.
Kemiklerimde filistin askısı etkileri...



Ayy çoğastayım..tavık suyuna bi çurba allah rızası için..

9 Mart 2007

Degismeyen zamazingolar

Bugun bolumden eski bir arkadasimla odtu'de bulustuk. leonardo'ya gidelim demistik ama uzun sirayi beklemek istemedik. Solugu eski zaman ders aralarinda beraber gittigimiz mimarlik kantininde aldik. Aslinda dile getirmeye gerek bile yoktu, konusmadan yurusek bile ayaklarimiz oraya gidecekti. Belli ki ikimiz de oraya gitmek istiyorduk. Ben ketum kilifindaydim, o yuzden o teklif etti. Evet, evet kesin oraya gidelim.
"Eskiden neyse simdi de o" kantinine.
Ayni kantin isletmecisi teyze. Maasallah hala ayni, hem fiziki olarak hem de ruhsal olarak sanirim; eskiden de verdigim selamlara cevap alamazdim, simdi daha da candan selam etmis olsam da pek iplemedi. Yuzunu gorunce hemen tanidik kendisini. O bize bos bos bakti saniyorum.
Bir tas degismemis. Hep bunu sorup, bunu dusunup durdum. Oturdugumuz tahta banklar bile ayni. Köhne tam anlamiyla. Duvarlar dokulmus, yagli boyalar..Degisse mi iyiydi, ayni kalmasi mi iyi. Biraz yenilense iyi olur dedi arkadasim. Hakli, ozunu bozmadan; tahtaysa yine tahta, ama en azindan oturunca nazik popoya acaba kiymik batar mi diye dusunmeyecegimiz bir tahta, ornegin.
Eskiden de kahvesi kotuydu, simdi de kotu.
Eskiden nerde ne varsa aynen, ayni yerlerde yine ayni seyler var.
Sonra bolume gittik. Orasi artik bizim bolumun binasi degil ama bizim bolumun eski binasi. Surasi suydu burasi buydu diye konustuk.
Cok cok nostalji oldu.
Tabi kimseyi tanimadik, kimse kalmamis.. Genc genc insanlar..
Cop kutulari bile ayni, ama iclerine artik birer siyah naylon poset gecirilmis.
10 sene olmus.
Fakat otostopla kapidan aldigim mustakbel kimya muhendisi kiz ogrenci bana hangi bolumde oldugumu sorunca yok artik dedim. ben mezun oldum, ama arada eski okuluma tebdil-i kiyafet gelip geziyorum. Yine de itiraf edeyim, kiyafetim pek tebdil edilmis gibi degildi, nispeten ozenliydi.
Gecen sene falan mi mezun oldunuz dedi.
Hı hı, evet,
Gecen sene gibi.
(donerken arabada lay lady lay'i dinledik )

7 Mart 2007

Mühim sorular

Kanlicanin yogurdu tikvesli yogurttan guzel mi yoksa ustune pudra seker doksen hepsi ayni tadda mi?
Ya da, yoksa, orda yogurt diye lor yesen yine de ne guzel yogurt mu dersin, deniz faktorunden?
Cengelkoyde satilan hiyarlar gercek hiyar mi, bizim manavdakinden bi farki var mi yoksa adinda cengelkoy oldugu icin bize farkli gibi mi geliyor? Cengelkoyde nerde hiyar ekilip dikiliyo, hangi arazide, bana bi istanbullu arkadas yol gosterir mi?
Armagan getirilen lokal fransiz saraplari, fransiz oldugu icin, mesela bizim sarafinlerden daha mi ustun? cunku, vaaaay fransiz sarabi..
Ayni sekilde emmenthal peyniri dedigimiz taze kars kasarindan daha mi lezzetli yoksa isvicreli oldugu icin mi oyle zannediyoruz?
Bize arap diyen avrupalilara kizarken iranlilara, farslara arap denince onlarin kizmasina sasiriyoruz, nicindir?
Karagozle hacivat bizim mi rumlarin mi?
Hellim peyniri bizim mi rumlarin mi ?
Pilaki bizim mi rumlarin mi?
Yoksa egelilerin mi. Egeliler hem rum hem turk olabilir mi, olur di mi. o zaman niye turkler ve rumlar diye ayiriyoruz da ege diye bi kulturu kabul etmiyoruz. Farkli ulkelerden ayni kultur olabilemiyo mu ?
Yakinda zeytin bizim mi rumlarin mi diye sormaya baslayacagiz.

Ismi lazim degil bir listede su siralar fasist sagci, fasist solcu, liberal, demokrat 'hırlaşmaları' sürüyor. Hem de en aydin universitemizin, nispeten akli basinda oldugunu sandigim bir grup icinde. Biri diyo ki 'demokrat olmak her fikre saygi duymak anlamina mi geliyo yani, baslarim fasist fikirlere, bizi provoke etmek icin burdalar, kovun bunlari'. Bir kisiyi etiketlemisler "liberal" diye, o demis ki "kardesler tartisin ama ne kufrediyosunuz, ne gerek var" ona verdigi cevap: "sen liboş oldugun icin boyle demek zorundasin tabi", fasist diye etiketledikleri bir insan yazi yaziyor diye onu listeden kovun propogandasi yapiyorlar. Bu insanlar konusmaya baslarsa biz de gazi uni. oluruz, istiyorsaniz buyrun olalim o zaman gorursunuz .... diyorlar.
Anlamissinizdir ya, yine de soolim, bu liste odtu'de.

80'ler nereeeee, 00'ler nereee.
Bir arpa boyu yol diye biz buna diyoruz iste.

Oh afedelsiniz,
Keciler yine dagilivermis.
Yuh bana, ama mazur gorup idare ediverin artik.
Bu devirde coban olmak da kolay degil.
(Sanki eskiden kolaydi da.. Ben de yasli bi bilgeyim ya..
peh..aldirmayin bana siz bayanlar/baylar, ayaga kalkmayin sakin, ben sooole bi geciveriyodum)

5 Mart 2007

yagmur camur


yagmuru icerden seyretmem, mumkunse,
cikarim disari ve dinlerim giysimdeki tapirtilari
semsiye hic sevmem,
islaninca erimem:
seker degilim topragim.
gunes tepemde kizsin istemem,
ben de kizarim.
gunesi uzaktan, yagmuru yakindan...
hele gunesle yagmur unutsun yerlerini
ayni anda gostersin kendilerini
bi de alaimi sema cagirsinlar saza..
degmeyin keyfime o zaman.
ben gunesten cok yagmur cocuguyum
yagmurda kederlenmem ben, iyi olurum.
Bu cok eskiden beri boyle, degisemiyorum.
Gokgurultusu cok severim. Gok hep gurlesin isterim.
Ama hep gurlese hic gunes gelmese, yazdiklarimin aksini isterim.

Belki, kimbilir..

1 Mart 2007

Yumuşak yumuşak






Ben sansli bir zat'im.
Yaklasik bir haftadir gozum segiriyordu. Kimseye soylemiyordum. Bugun bos bulunup ogretmene, esime, denize, anneme ve babama soyledim.
Bizim kizartma yagi da durdugu sisede duyuvermis meger, duruma cok uzuldu. Dur abla, hemen ayarlayayim ben dedi. Tam segiren yere, bolca kizararak bi guzel atladi. Gozumun altinda yarattigi sutopu segirmeyi engelledi.
Bu evdeki her esya benim iyiligime ugrasmiyorsa neyim. Patlayan yagina kadar.

Yağ dedim de...
Ğ kesinlikle telaffuzu zor bir harf. Cocuklar zorlaniyor, "şarz" insani zorlaniyor, "kiprik" insani zorlaniyor... Yağı demek yerine yağsı diyorlar mesela.
Zavallinin bir harf olarak ismi de zor, iki isimli.
---
Ö: yavrum yumuşak mı diycez simdi sana g mi diycez"
Ğ: örtmenim, g diyin, yumuşağı sevmiyorum ben
Ö: ama senin adin g, sira arkadasinin adi da g, biz sana en iyisi yumuşak g diyelim karışmasın
Ğ: ama örtmenim !! snıff
----
Ğ:anne herkes duruyo da ben niye kelimenin başında duramıyorum
A:sen yumuşaksın yavrum
Ğ:deme ööle anne yaa
A:bak önüne yemegini koydum, iyi ye, belki büyüyünce olur.
Ğ: snıfff..
---
Ğ: Baba bana yumuşak diyolar ama niye ç'ye yumuşak demiyolar, onun da kıvrımı var
B: Kıvrım denmez ona yavrum, ayıp, çentik diyelim
Ğ: Niye çentiği var da ona yumuşak demiyolar?
B: Git bana gazetemi getir, sonra da annene sofrayi hazirlamasina yardim et hadi bakıııım
Ğ: ufff
---
G'nin ustune centik atan zihniyet, nicin C'ye, ustunu degil de altini layik gormustur, centiklemek icin? Hadi U'nun ustu musaitti, acik yere nokta koydular, peki C'nin de yanina koysak, hani acik yerine, olmaz miydi.

Bu tip sorulari sormaya basladigimizda yine kafamizi buzdolabina sokmamiz mi icabeder?

Tipitip



Ben biraz farkli olan veya olmaktan hoslanan insanlarin icinde daha cok bulundum bugune kadar, ondan midir nedir, bu prototip tipitip insanlar beni saskina ceviriyorlar.
Yasadigim muhitte bunlardan suruyle var. Farkli olan parmakla gosteriliyor, marjinaller sevilmiyor..
Nasil mi, mesela, bayanlarin hepsinin altinda cip, mutlaka cunku kucuk araba karizmayi bozar. crv falan da degil, nebliim jeep, landrover, o rover, bu rover, chrysler..Hummer bile gorsem sasirmam herhalde. Ve hepsi sari sacli. Haklarini yemeyeyim, o konuda biraz farklilik var, civcivden acik kumrala dogru bir yelpaze kullaniyorlar, helal olsun. Hepsi de arabayi bir kamyon soforu edasiyla kullaniyorlar ve iclerinden cok buyuk bir yuzde sanirim, cunku ne zaman baksam o sekil goruyorum, telefonlariyla konusuyor. Telefonlar metalik gri, gunes vurursa gozunuze bativerir alimallah. Onlarin gunes gozlukleri pirlantali falan cinsten..
Hepsi su siralar cizme giyiyor, hepsi tonla makyaj yapiyor. Direksiyonda makyaj yapip sac duzelten
, haliyle biraz simidi birakmaktan mutevellit serit zikzaklari yapan az sayida degil.
E bu kadar prototip olursa biz onlara tipitip diyoruz. Tipitip'i tenzih ederim.
Tabi hepsi ayni zekada, ayni kisilikte, ayni guzellikte degil ama artik bi kere "tip" olmussun bile.
Akilli olan bu kadar tip olmaz diyesim geliyor ama herhalde boyle degildir, haksizlik yapmayayim.

Bir de halk arasinda "manyak" tabir edilebilecek hanim soforler var. Halk imtina ederse ben seve seve tabir edebilirim. Kendisini gecen erkekse ses etmeyip kadin olursa gaza yuklenen ("vay, sen kimsin bucur, beni nasi gecersin?"); eger arabayi agresif ve hizli kullanirsa "salak kadin" etiketinden kurtulacagini zanneden ve bu yuzden yarattigi her turlu tehlikeye viz gelir tiris gider diyen. Bunlar da bi acayip "tipitipitip". Onde yavas giden bi araba gorurlerse ilk once sofor mahaline bakip erkekse usluca bekleyen, ama kadinsa agiz dolusu kufurle kornaya ve selektore asilan. Ben zannediyorum ki biraz daha uzmanlassalar selektorden mors alfabesi yaratir ve o yolla kufrederler.
Sakin olun biraz hanimlar ya nooluyoruz. Tamam, salak degilsiniz ve arabayi cok guzel kullaniyosunuz
. Hatta bu sekil araba kullanabilmek icin dahi olmak gerekir ve siz osunuz.

Nasil kapatis cumlesi koyacagimi bilemedim buraya.

Koymiyim bari.