30 Haziran 2007

Perte totale

Ben uğursuzluğumu yakın zamanda tespit ve ifşa etmiştim zaten ama bu kadarını da beklemiyordum kendimden doğrusu.
İki yazı önce eniştemden, arabasının geçirdiği minik kazadan ve kendisinin ne kadar olgun davrandığından bahsetmiştim.
Dün halam aradı. Annemlerdeydim. Aramızda komik bir konuşma geçti:
Karşıdaki ses: 'Aloo'
'Efendim, buyrun'
'Ayy yanlış mı aradım acaba?'
'Nereyi aradınız'
'Aaa Tutay?'
'Yok ben çoban.. A Sevi?' (Ne zamandan beri kuzenim anneme ismiyle hitap ediyor?)
'Yok ben Erendiz..'
'Aaa, hala'
'Aaa, çoban'
'Halacım alamadım sesini birden, pardon'
Fırsat bulunca itinayla geçirir:
'Nerden alacaksın, aradığın yok ki. Unuttun sesimi'
'Ama sen de alamadın benim sesimi'
'Alamam tabi, aradığın yok kii'
'Nenihehihii'
Komiklik burda bitti.
Gerisi üzücü. Eniştemin arabasına bi bmw'lu iki zıpır genç arkadan 140 civarında süratle geçirivermişler. Uzun uzun detayları aldım. Eniştemde birkaç çizik sıyrık varmış ama arabanın talihi farklı yönde seyretmiş. Sürücü koltuğu kırılmış çıt diye. Sanırım çıttan farklı bir ses çıkarmıştır.
'Pert olmuş' dedi halam
'Amaaaan hiii'
'Hem de pert total dediler'
(Kafamdan geçirdiklerimi halama söylemedim. O detaylara devam ederken ben içimden pert'in nasıl totali, daha doğrusu nasıl parsiyali olabileceği hakkında mizansenler üretmekle meşguldüm. Pert, ölmüş bitmiş demek zaten, benim bildiğim.
'Efenim, maalesef arabanız pert oldu'
'Hiiii, böhühühü'
'Ama üzülmeyin total değil'
'Hı?'
'Yani, ön aksamı ve motoru bir de direksiyonu kurtarmayı başardık. Ama artık valizlerinizi kucağınıza koyacaksınız, arkaya yolcu alamayacaksınız, maalesef kurtaramadık arkayı... ve dikkat edin sürtünmeden yangın çıkarabilirsiniz. En iyisi siz kullanmayın'
'Eh, madem. Allahtan pert total olmamış'
'Evet 'fenim, kurtarabildik çok şükür')

'Halacım, geçmiş olsun. Ben bilmiyordum' (Bir gün önce olmuş kaza. Annem konuşmuş ve bana söylemeyi unutmuş olabilir miydi?)
'Tabii ki bilemezsin, aradığın yok ki' (2 hafta önce aramıştım oysa. Hergün aramadığım için kızıyor olabilir)
Halam benden sonra annemle konuşmak istedi. Sonra bir de babamla. Aynı detayda üç kez olayı anlattı. Sonra anneme 'yuf yaa kadıncağıza üç kere aynı şeyi anlattırdık' diyince annem 'Çobancım, biz yaştakiler tekrar etmeyi severiz' dedi. Peki.
Ertesi gün eniştemle konuştum. Dedi ki:
'Çobancım, bilirsin ben kazalarda karşı tarafa anlayışlı davranırım. Bu kazada da öyle. Yardımı oldu biraz. Fakat insanın bazen isyan edesi geliyor'
Çok hak verdim. Pek kibar cümlelerdi, kibar konuşur zaten. Meali şuydu: 'İnsanın bazen kafayı koyası, bir ikisini sallandırası geliyor'

Dee, benim bu durumum ne olacak?
Blog laneti falan mıdır bu?

28 Haziran 2007

Cilve nedir, nasıl yapılır? (Dummies guide to coquetry)

Cilve şart bir derstir. 4 kredidir. Kalırsanız zora girersiniz iş dünyasında.

Kadınlar için daha önemli bir derstir. Çünkü bütün beyler cilveye tav olacak kadar salaktır ve tüm kadınların da 'cilve nedir, nasıl yapılır' doğuştan kodlarına yazılıdır. Başka türlü pazarlama veya satış yapılmaz. Bacaklara kredi, gülüşe kredidir.

Cilve, bugün 42 yıllık minik devlet emeklilik ikramiyesini yine dövlet bankasından çekip beğendiği bankaya yatırmasını engellemek üzere kıvrılmış ve boyanmış birkaç kirpiktir. Mavi göz ve büzük dudaktır. Kafayı yan yatırmaktır ve çençen olmaktır. ' Ehihihe, ilahi' diye gülmektir.

Şirretlik ise bunun tam ucunda olup cilveyle işini kıvıramayanların umutlarının tükendiği anda takındıkları tavrın adıdır.
'O kadar da göz süzdüm, ne biçim adam bu'dur.
'Madem öyle işte böyle' dir.
'Benden sana kuruş işlemez' dir.
Maalesef böyledir.

Babam bankoya yaklaştığında normal bir anguttur, o kadınca. Surat limon üstüne gezdirilmiş nar ekşisi tepkisindedir. 'İkramiye aliim ben' deyince gözler süzülür hareketler ve tavır değişir ve şirretanası birden gözleri kırpmaya, kafayı yana yatırmaya başlar. Bilmiyor ki benim babamın gözleri onunkilerden daha mavi ve gülüşü daha da güzel.

'Aooaaoooaa, bunun hepsini çekmiicez di miii. Aşşjjjkoolsuuaaaan'
Benim babam cilveye karşı durur:
'Hepsini çekmeyi düşünüyorum'
'Aaaaooaaa, ama niyeeeaaaieeee'
'Çünkü ben bankanızdan 40 senedir az çekmedim, artık uğraşacak halim kalmadı'
'Ahaaa, demek siz de yabancı bankalara vıdı vıdı..'
(Buyrun burdan yakın, hemen milliyetçilik propagandası)
'Sizin bankanız işini doğru düzgün yapsaydı başka yere gitmezdim'
'Ama bizim üstümüze o kadar iş yüklediler ki beyfendi. Bizim çektiklerimizi kimse çekmedi..'
'Hanımefendi, bakın bana, ben biliyorum, çünkü bizatihi kendim ben Z. Bankasıyım'
Şimdi burda kalbime bıçak saplandı. Bu lafın anlattıklarını, çağrıştırdıklarını ordaki kadın falan anlayamaz. Çok ince bir laf ama çoook kalın bir hayalkırıklığı barındırır içinde. Kalbi yamultur.

Bu arada ben araya katalizör seçtim kendimi. 'Parayı nasıl olsa ben ele geçiricem, siz benle konuşun' diye bir nükte yaptım, kadın suratıma bakıp bir nevi 'sen sus bakayım bacaksız' dedi bana. Bakışlarını iki saniye içinde baypara'ya çevirdi. 'Bebenizi de getirmişsiniz beyefendi. Kenarda otursa ya o, biz şu para işlerini konuşsak?' derden farksız.
Altta kalır mıyım? Hayır. Kalmam. Hemen banko arkasından parmakucu kalktım. Tüylerim olsa kelfatma olacağım. Yani, var birkaç ama, o kadar da kabartamıyorum henüz.
Bir beş dakika sonra : 'Valla bilmiyorum, hanfendi benimle konuşmuyor bile' dedim.
Kadın da karşılık olarak bana şunu:
'İlk önce babanız sizin hesabınıza parasını yatırsın, ondan sonra sizinle konuşmaya başlııcam'
Hiyeyyyyyt. Tutmayın beni.
'Bakalım o zaman ben sizinle konuşacak mıyım?' dedim.
Dedim tabii. Yine olsa yine derim.
Ama yine de 'aahhahahaha' diye güldük. Naapsın kadın. 'Git manyak kadın, git kendini at pencereden' desem 'gidiim efenim' diyecek modda.

Kadın cilvesinin doruklarındayken babam parasını hemen çekemeyeceğinin idrakına varmıştı. Mümkünse süründürülmeliydi.
'E ama nasıl olur, 'hesaba yattı' diye yazıyor burda. Bakın siz de okuyun: oooonlaaayyn'
'Sabahtan arasaydınız verirdik.'
'Ne arayacağım hanımefendi, döviz mi istiyorum sizden, YTL istiyorum, bu kadarcık da paranız yok mu yani?'
'Bankada işler böyle yürümez beyefendi'
'İşte buyrun ben bundan bahsediyorum deminden beri'
'Size öyle geliyor olabilir ama her bankada böyledir 'fenim.'

Şirrete dönmek üzereki son cilve kirpikler şunu dedi:
'Şu kadar paranın eft'si şu kadar 'oha' para tutar beyfendi. '
Sanıyor ki 'öh o zaman, iyya bayan. Hazine bonosunuza bi bakiim.' diycek. Hiç de bile! Şunu dedi babam:
'Umrumda diiil, hepsini yatırın o bankaya. '

Birden kadın sen bi manya. Anaa, iki dakika evvel süzüm süzüm süzülen gözlerden şimşekler çıkıyor. Ses olabildiğinin ötesinde kalın. Daha birkaç saniye önce incecik, bülbül gibi bi sesle şakıyan hanım birden karanlıklar kraliçesi bayan darkovski oldu. Annecim.
Şuraya imza, buraya imza. Bi daha imza beyfendi.
Bi de telfon numarası!
Alta beyefendi, altaaaa!
Emrediyor.

Kahrol kadın.


26 Haziran 2007

Çok ayıp bi kere..

Daha geçen gün kullanmaya başlamışım gibi arabayı. Fakat saydım 7-8 sene falan olmuş. İlk arabam bir renault flash'tı. Evlendikten bir müddet sonra, yoort az ders vermemişti bana. Ama debriyajı çok yüksekteydi, jigle sorunsalı vardı. Bir türlü yokuşta kaldıramazdım. Az moralim bozulmazdı. Laylaylom diye evden çıkar Vıdıvıdıböhüü diye eve dönerdik. Halbuki karayollarının ehliyet kursunda kullandığım şahinle 30derecelik eğimde iki nokta arasına geri geri parkım bile çok başarılıydı. Moralim sen bozul da bozul. Araba aldık kullanamıyoruz yahu.
İkinci arabam sevgiyle yadettiğim ikinci ya da üçüncü el bir nissan ex-saloon'du. Flash'tan sonra cennet gibiydi. Ama bu sefer de trafik dertti bana. Oti kampüsünün içinde bile kullanamazdım. Birgün cesaretimi topladım, 'artık yapacağım' dedim. Ama yine de korkuyorum. O zamanlar birayla sıkıfıkı değiliz. Bir küçük şişenin yarısıyla çakırkeyif olduğum zamanlar. 'Bir iki yudum alıp da çıkayım kampüs içinde yoorda gidiyim' dedim. İki üç yudum aldım. Ne ayıp, asla tavsiye etmiyorum. Güzel güzel gittim, park ettim. Yoordun odasına girdim. Şaşırdı, çok sevindi. Tam o sıradaydı sanırım, bira kokusu aldı. 'Nebbbiiçiim insansın içki mi içtin?' diye haşım haşım haşladı beni. Hala anlatır, ben de artık ifşa edeyim ki kafaya itilip kakılacak bir konu olarak sabitlenmesin. Kirli çamaşırsa, koslaya yatırdım, ne var?
Üçüncü araba ise, 0 kilometre bir Poloydu. Hiçbir zaman bu hatamı affetmeyeceğim. Polo süper bi arabaydı ilk zamanda. Onunla işte gerçek araba kullanma macerama başlamış oldum. Hem de sıfır sıfır kokuyordu. Bir kitap kokusu, iki yeni araba kokusu. Bayılırım.
Tabi Polo bir hataydı. Hepsi olmayabilir ama bana gelen sorunluydu. Daha 2000 km'de falan motor fanı arızası yüzünden yolda kaldık. Sonra da, biraz daha ilerki zamanlarda motor komple değişti. Neymiş, karter kapağı kışın donmuş, triger kayışı kopmuş, sonra da motor ayvalanmış. Hayır yani, ölmüş. Motor değişti. Motor yaaa. 99 senesinin 8 milyarını düşünün. Garantiden ödensin diye amuda kalktım. Oldu, beğendiler kalkışımı amuda...Bilmeyen de bana çok bilmiş çok bilmiş: 'ohaaaa naaptın la triger kayışını nası kopardın, zaten kadından şoför olmaz' diyo. Yahu mümkün mü? Dişimle denesem kopmaz. (çok pis köpek dişi vardır da bende, ayıptır söylemesi.) Sonra bi de bu muhterem, motor soğukken frene kompresör gibi on kere basmazsan tutmaz. Basarsın tutmaz, gömçürürsün park halindeki arabalara.
Sonra canımın içi Honda Euro Civic'imi aldım, 3 kapılısından. Hala bayılarak biniyorum, geçen haftaki vukuatı ilk ve tekti. Son da olur bence. Öyle bir güvenim var.
Başlık konusu bu değil aslında.
Benim bu zavallı arabayla park yerindeki araçları haşat etmişliğim vardır. Ahaha, abartmayalım. Hayatımın üç tane kazası vardır. (Yine elime konuşuyorum, hadi hayırlısı..) Biri benim hatam değil fakat diğer ikisi tam öyle.. İlkinde kırmızı ışıkta arkadan çarpıldım. Zaten 0/8 . İkincisi 7 aylık hamileyken sabahın köründe yüzmeden gelmişim (yüzmeden değil, yüzmekten..) , o sırada yoort işe gidiyomuş, ona bi elimle selam verirken ikinci elim göbeeme takılınca yandaki derin derin park uykusunda vızzzlayan arabaya koymuştum (afedersiniz). Üçüncüsü ise, kendimi mars üzerinde yolculuk yapar zannetme esnasında park yerindeki yan araca geçirivermişim. Bir 'took' sesi gelmişti, meselenin şokuyla 'ahaaa, marsta hava var' demiş olabilirim.
Ama şudur işin aslı: Ben ilkinde de, ikincisinde de bekledim gelsin sahipleri diye.. Baktım gelmiyorlar ve benim gitmem lazım, hemen 'özür dilerim, ben eşşeğim, çarptım. Şu numaradan arayın' diye mesajlar bıraktım. İkisi de aradı, ikisini de yaptırdım. Ama ikisi de bir teşekkür etmediler. Hayır anlıyorum durup dururken angutun biri gelip arabana çarpıyo, canın yanar. Ama not bırakmayabilirdim. Kimse de tınmazdı. Bırakın teşekkürü, özellikle ilkinde hamile hamile az ağlatmadılar beni. Yaa, manyak mısınız. Bu halimle niye isteyerek çarpayım arabanıza. Kaza bu, kaza!.
Benim bir eniştem var, kendisine öyle çok bayılmam ama, hiç unutmadığım hoş bir davranışı olmuştur. 10 saat araba kullanıp sucuk terle yazlık eve girdiğimizin 10.dakikasında bir araba eniştemin arabasına çotanak diye geçirdi. Eniştem son derece sakin, çıktı dışarı. Kimbilir içinden ne küfürler ediyor ama diyecek birşey yok. Olmuşla ölmüş hesabı. Dışarda arabaya vuran adam basbas bağırıyor: '13 saat yoldan geldim, bi tek kaza yapmadım, geldim vurdum' diye bağırıyor ama öyle bir bağırtı ki sanırsınız eniştem gelmiş adamın arabasına çarpmış. Bizimki basbariton sesiyle: 'Hoşgeldiniz beyfendi, geçmiş olsun' diyor. Adam şaşkın öyle kalakalıyor. Güzel güzel ayrılıyorlar, adam yaptırıyor arabayı.
Ben de öyle olsun istiyorum.
Daha biraz önce sitenin içinde babama araba kullanma deneyimi yaşatırken gözümün önünde bi bayan park halindeki bir arabaya arkadan geçirdi. Pırlantalı güneş gözlüğünü şööle bi hokka burnunun üstüne indirdi. Ne görmeyi bekliyorduysa. Arabadan bile inmeye tenezzül etmeyerek devam etti. 'Ahaaa, yahuuu' nidaları eşliğinde havaya kalkmış olan şahsi elimi beş dakika sonra babam indirdi. 'Yorulmuşsundur, indir' diye. Peşinden yetip suratına çemkirmedim diye üzüldüm sonra. Bi de bir sokak yandaki evinin önünde bekleyen kocasından ve bakıcısından dayak yerdim üstüne, stresim geçerdi. Yalnız iki arabanın da plakasını aldım ve arayacağım, eğer çarpılan arabada hasar varsa şahsen şahit olacağım mahkemede. Bir tek mahkeme şahitliğim vardır bu yaşıma kadar. Onda da davayı kaybettik yalnız, biraz çekinmiyor değilim.
Çok hassasım, çok başıma geldi. Müsebbibi olduğum zamanlar çok özür diledim, hep yaptırdım. Düşünün, bu arabaya çarpma durumu. Bir de insana çarpıp kaçma gibi birşey var ki bu noktada boğazım düğümlenir.

Bu günün sabahı yine biri armada park yerinde benim arabamı çiziktirip park yerinden çıkıp gitmiş. Kapıda bi nokta güzelce göçmüş. Bi de uzuuuun bir çizgi. Cııııııırrrrrrt diye sürttüre sürttüre park yerinden çıkarmış arabasını hıyarın teki.. O sesi çıkarttığı müddetçe insandı, basıp gittikten sonra pis bişii oldu gözümde. Hıyarı da severim halbuki. Böyle bir küfür olamaz. Hıyar yerine lütfen, kızınca en çok kullandığınız küfürü koyunuz.

Ağlıycam ya.. Biriniz, en azından biriniz... İstemiyorum isminizi, istemiyorum paranızı. İnsan olun da en azından bir özür dileyin.

Çok severim ben cebe özür notu bırakan kapkaççıları.....

25 Haziran 2007

Sakladıklarımız..

Ben yazmışım gibi, demek ki tek değilim... NilFm'e uzatıyoruz mikropfonu:

"Sakladığımız şeyler yasası.
Bazen, ben de tıpkı sizin gibi, çok sevdiğim şeyleri kaybetmemek için saklarım.
Öyle bir yere saklarım ki, sadece ben biliyorumdur ve mesela siz onu aramaya kalksanız, aklınızın ucundan geçmeyecek bir yerde olur. Böylece, ölene kadar asla okunmayacak bir kitabın arası, bir toka kutusu ya da bir çekmecenin sağ arka köşesi benim için bir hazine haritası olur. Hayatımın bir köşesinde, sanki tatlı bir kedi, kıvrılır uyur. Hiç miyavlamaz.

Buraya kadar tamam da, insan çoğunlukla sakladığı şeylerin yerini unutuyor. Asla hatırlamıyor. O kediyse mesela, nefes seslerini duymak için kulak kesiliyor ama nafile. Orada yok, burada yok... Dünyada senin bilip de diğerlerinin bilmediği her yere bi bakarsın yok. En sakındığın şey, sonsuza dek senden saklanmış. Peki onunla kim saklambaç oynadı? Sen.

Ben, bu vakadan birkaç tane yaşadım ve şu sonuca vardım: hiçbirşeyi saklamıycam (’anasını satiym’ de var burada, saklamıyorum, yazıyorum size transparan bir yere). Kimse bulmasın korkusundan sakladığımız şeyler, bize de yar olmuyor çünkü. İşte sakladığımız şeyler yasası bunu söyler. Bu yasa, bize sakladığımız şeyi yasaklar. Saklanan şeyi de sonsuz hapse atar.

Yerini unuttuğumuz şeyleri bir düşünelim: somut eşyalardan benim en son, i pod nanom; soyut eşyalardan neler nelerim kayıp! Aslında neden olduğunu da biliyorum, size delice gelicek ama, eşyaların iradeleri ve kendi kendilerine kaybolma özellikleri var. O kadar eminim ki, aksini çok fazla iddia eden olursa, kuantum fiziğinde böyle birşeyin var olduğunu çalışır, ispatlarım! Mesela, hakkında kötü konuştuğunuz bir eşyayı düşünün ya da artık yenisini almayı istediğiniz... Eğer bunu ona belli ederseniz, birisine söylerken falan duyarsa, intihar eder. Kendini yere atar, bir şekilde bir yere takıp parçalar, ocağın falan yanında durup yakar. Kendine birşey yapar. Bu bana hep oluyor. Sevdiklerimse, ben saklamazsam hiçbir yere gitmiyor. Bu durumda saklanan şeyin neden yok olduğu ortada. O artık onu sakınacak kadar sevdiğimizi düşünüyor. Bu bir nevi sevgisizlik. O da kendini kaybediyor. Sakladığımız yerde durmayarak. Aslına bakarsanız, kimse saklanmak istemez. Herkes, eşyalar bile, güneşin altında rengini belli etmek ister. Bu durumda, yasalara uyalım derim ben. Saklayarak kaybettiğimiz maddi manevi eşyalarımızdan af dileyelim.

Bir daha bir şeyi saklarken, büyük bir ihtimalle ona son defa baktığımızı unutmayalım. "

22 Haziran 2007

The Road to Escondido


Bu martta almıştım. Etraflıca dinlemeye yeni başladım.
JJ Cale ve Eric Clapton'ın ortak çalışmaları. Şarkıların 11'i JJ Cale'in. Bir tanesi tamamen Clapton'ın, bir tanesini de John Mayer'la birlikte yapmışlar.
Ama en çok sevdiğim, Ole sportin' life blues. Bu bir cover. Brownie McGhee'nin. O adamı da ayrıca yazmalıyım.
Escondido, California'da bir şehir.

JJ Cale, değişik bir adam. Ünlü olmakan bucak bucak kaçınmış ama sonunda olmuş. Hatta efsane olmuş. Deep Purple, Lynyrd Skynyrd, The Allman Brothers, Bryan Ferry gibiler parçalarını cover yapmışlar. Bu cover'ın türkçesini biri bana yazabilir mi? Gına geldi kavır kuvur.
JJ Cale de şahsen Chuck Berry, Les Paul, Chet Atkins gibilerden ilham aldığını söylüyor: 'ama beceremedim, dolayısıyla kendi tarzım oluştu'.

JJ Cale topu topu 13 albüm çıkarmış 40 seneyi aşkın müzik kariyerinde. Ama hepsi çok güzel.
Eric Clapton'ın cocaine'i... O da JJ Cale'in aslında.. Az dinlemedik küçükken...

Neyse, çok güzel bir albüm. Blues/rock/country.

Tavsiye ederim.

20 Haziran 2007

İki şey

Soğanı çok severim. Ama yedikten sonra 'anam anam' diye ağlarım hep. Midemi alaşağı eder. Yakar, yıkar, mahveder.
Bi dakka, başa saralım, hatta şöyle yapayım:
Çok sevip de fizyolojik nedenlerden yiyemediklerim:
  • soğan
  • can eriği
  • sarımsak
  • rafadan yumurta (beyazı)
Eskiden de çok düşkün olmamakla birlikte tükettiğim fakat hamilelik ve doğum sonrası yanına yaklaşamadıklarım:
  • Kahve
  • Çay
  • Çikolata
  • Bisküvi
Ömür billah yiyemediklerim:
  • Aşure
  • Boza
  • Beyin
  • Dil
  • Paça
Bu sabah yoorda godiva filtre kahve yaptim, aromalı. O kadar güzel koktu ki, mutlaka içmeliyim dedim. İçtikten sonra ağlamaya başladım yine, 'oyyy mideeeeeeem'. Bir ikinci mide emrine kadar askıdadır. Godiva aslında bir çikolatacı. Şokolatiiyeee yani. Çikolatalarının yanında aromalı kahveleri de birinci sınıf..

Ben bir ineğim. Bir koyunum. Bir keçiyim. Veya filim, zürafayım. Ot yiyen birşeyim ben. Her türlü otun üstüne limon sıkıp yiyebilirim. Yahut sarımsaklı yoğurt. Bazen hiçbirşey. Çiğ taze fasulye ve çiğ patlıcana hastayım. Ama çok yememeli tabi.
Aynı zamanda bazen bir fokum, bir aslanım, akbaba dışında herhangi birşeyim. Et yiyen birşeyim.
Buldummm: insanım.
Bunun haricindeki iki keşfimle yazımı taçlandıracağım. Hayır ben keşfetmedim ve evet, ben keşfettim. Yani, varolan şeyleri yeni denedim. Mutluyum. İlkini aslında bir senedir kullanıyorum, yoort sağolsun. İkincisini daha geçen gün aldım. (E napiim, pahalı!)

1. Fençel. Bir diğer adı: Rezene. Bir diğer adı: Arapsaçı.
Şimdi deli böğğh diyebilir ama aldırılmasın: Anason familyasından. Rayiha aynı. Ama çok güzel bir aromalı ot. Üstüne limon ve sarımsak. Mmmm. Hatta etli yemeğinin de harika olduğunu okudum bir yerlerde. En kısa zamanda yapacağımdır. Bir de hatta yumurtalısı da varmış. (Üstelik süt de yaparmış, ilgililere duyrulur.)

2. Chives. Bir diğer adı: Frenk soğanı. Latincesi allium diye başladığı üzere, soğan, sarımsak, süsen, zambak gibilerle aynı sülaleden anlaşılan. İşte tam bu noktada birkaç dakika saygı duruşu. Çünkü soğanı yiyemediklerim sınıfından siliverdi. Soğan işte yaa, tadı, rayiha falan.. Tek farkı midemi cayır cayır yakmıyor. Üstelik katıksız yense bile. Yetetin...


Gurme ya da gurmeme.

19 Haziran 2007

Hay bin kunduz III

Görüldüğü üzere bu olay beni bir hafta neredeyse meşgul etti. Katılımcılara teşekkürlerimi borç bilirim.
Arabanın 'Okşizen sensır' ısı bugün gelmiş olmalıydı. Salı sallanırdı, ama bugün sallansa da olurdu. Bir nevi sallan yuvarlan olurdu. 15:00'e kadar bekledim. Hasretine dayanamayıp servis danışmanımı aradım. Üç ayrı kişiyle konuştum. Arkada 'Hüseyin lo geldi mi şu sensör' diye soruyorlar o da cevap olarak 'elimkehgnklmiel' diyor, sesini duyuyorum ama bir türlü telefona çıkmıyor. Hani tanımasam (!) diycem ki Hüseyin benden saklanıyor. En sonunda:
'bıyrın, ben oyum' diyerek açtı telefonu.
(Estağfurullah) 'E hani?' dedim
'Pardon sizin neydi?' diye göbek havası düzdü.
(Hadi orrrdan Hüseyiiiiiin) 'Okşişin sensiri problemi olan insan' dedim.
'Aaa yemin ederim sizin parça yeni geldi gümrükten yeni çıktı gakguk' dedi.
(niye yemin ediyosun?) 'Eee?' dedim.
'Yarın takabiliriz' der demez bir posta kaydım.
'Bekle bekle aramıyosunuz, tüm işlerimi iptal ettim (kısmen yalan olsa da külliyen gerçek olması da çok olası), hani bugündü hani 14:00'teydi şimdi yarın diyosunuz hımını hımını'.
Ben bile biliyorum ki bayan vıdıvıdısı, özellikle ince sesle yapılırsa pek caydırıcı olur.
'Peki o zaman kaçta gelebilirsiniz?'
'Hemen geliyorum, sabahtan beri bunu bekliyorum'
'Ama biraz bekletebiliriz'
'Hiç de bile bekletemezsiniz, hemen geliyorum'
'Pısss'
Hakikaten de hiç bekletemediler. İnsanın gözünün içine baka baka yalan söyledikleri, ancak böyle blöfleri havaya savuşturup yere düşmemesiyle ortaya çıkıyor. E bu blöflere ben bile alıştıysam herkes yapıyordur. Soruyorum, işini JIT yapan kişilere biraz haksızlık olmuyor mu? (Gerçi henüz karşılaşmadım, var mıdır?)

Bekleme odasına buyruldum. Geçen gün arabayı teslim etmeme yardımcı olan başka bir şahıs son derece içtenlikle bana 'Oşşgelidieniezzz' dedi. Baktım adam, yukarıdan bastırılmış Sean Bean. Hakikaten ama. Bu kadar olur. Yüzüklerden Boromir yani. Adamın tüm sanat yaşamını da bir karaktere sıkıştırabilirim, var bende potansiyel.

Ben oturdum misafir salonuna. Yayıldım bi koltukta, popom nerdeyse yere değecek. Klima var, limonata var, var da var. Televizyon kumandası bende. (Ben 4 senedir TV izlemiyorum, hayır manyaklıktan falan değil, ona zaman gelmiyor. Değişik bir his oldu dolayısıyla)
Oooh, ona bastım, buna bastım. Biraz azeri tv seyrettim. Şiveyi kaptım.
Sooora bi amca geldi. O salona girerken güneş bulutların arasına kaçtı, bir şimşek çaktı, ordan anlamalıydım.
Salak çoban, salak çoban.
Kibarımdır ben, topluluk içinde. Adam gelince biraz tinerle elime yapışan kumandayı çıkarıverdim. Koydum sehpaya.
Salak çoban, salak çoban.
Adam benim izlediğim 'hollandalı ing bank, oyakbankı satınnn....' programına bakarken bacağı seyiriyordu. İki saniye içinde yanıma yetti:
'İzliyor musunuz?'
(Yok amca, ben öööle spikerin kolyesine bakıyorum, bi yandan hayaller kurup bir yandan içimden türkü söylüyom): 'İzliyorum, ama siz isterseniz buyrun kumanda'.
Salak çoban, salak çoban.
Adam benim babamın biraz genci. Niye babam diyorum? Şu yüzden: babam bir klasik türk müzüü hastası. Hayır sadece o değil, amcam, babaannem, annem, yengem, amaaan herkes yaaa. Çıldırıciiim. Benim çocukluğum fasıllar içinde geçti. Evet, hafiften geriatrik havaları seziyorum kendimde: bunları zaten daha önce yazmıştım. Neyse, ben de severim, tamam. Ama bir doygunluk noktası varsa insanda ve tutkusu da yoksa bu yönde, bir müddet sonra işkence haline dönüşebilir. Bir de şunu anlayamam oldum olası: şarkı söyleyen insanları televizyonda izlemek. Bazen güzel olur. Şov olur, atraksiyon olur. Ama bu ne: hemcins giyinmiş bir takım ciddi müzikisiyenler topluca eziyet çeker gibi bir ifadeyle terennüm ediyorlar. (Bi tek ayşe taş'ı severim, sharon'la akrabalıkları cilve bazında..)
('Amca, noolur çevir, sana dvd alıcam söz.')
Bir de amcam, şarkılara eşlik etmeliydi. Yaptı bunu. Sesi çok kötüydü, özür dilerim, çok kötü. Ayağına göktaşı düşmüştü ve aynı anda bir koala keline yapışmıştı. Bu ses değildi, inleyişti. Isırganotuydu, tahtadaki tırnak sesiydi, dişlerin yüne sürtülmesiydi. Böhhüüüüü.. Amca bir de fısırfısır gibi yorumlar da yaptı. Beğenmedi anladığım kadarıyla icraatı..
Annecim, bir de teyze geldi. Anneeeeee, o ne şapka öyle?
Gazetemle hemen yüzümü örttüm.
Yani şimdi, şapka çok enteresandı. Tarif etme yeteneğimi tanjant geçer. Yine de kabaca, kremalı pasta falan desem?
Ama canım teyzem, o kadar güzel yüksek oktav konuştu ki amcayı kıl etmeyi becerdi. Öpesim varr..
(Bu arada dilime bir şarkı takıldı: Leopard skin pill-box head, şöyle gidiyor sözleri:

Well, I see you got your brand new leopard-skin pill-box hat
Yes, I see you got your brand new leopard-skin pill-box hat
Well, you must tell me, baby
How your head feels under somethin' like that
Under your brand new leopard-skin pill-box hat

Well, you look so pretty in it
Honey, can I jump on it sometime?
Yes, I just wanna see
If it's really that expensive kind
You know it balances on your head
Just like a mattress balances
On a bottle of wine
Your brand new leopard-skin pill-box hat......)

Sonra nasıl oldu ben de bilmiyorum, kendimi dışarı attım.
Ben eğleniyorum çok çok, eğlendikçe gözlüyorum, gözledikçe eğleniyorum, eğleme, gözleme, bir kısır döngü, hoş oluyor. (ıım, karnım acıkmış olabilir.)
İnsan manzaraları.
Attım kendimi dışarı, çıkmış arabam.
Oksijen sensörünü görseniz, acıdım ona bir an. 40 cm'lik bir solucan, iki tarafına metalden kafalar yapmışlar. Yazık canım. Eskisini veriyor servisim, sağolsun. Çünkü biz bunları müzeye koyabiliriz, veya daha romantikler yastık altında saklayabilirler. Değil mi?

Hüsiin'e el sallayıp gittim sonra.

18 Haziran 2007

Sosyal Havuz Problemleri

(Fotograf: Amasya Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği)
Artık yazabilirim. Zor işler bunlar. Bu yazıdan feyz alınacak bir durum yok. Ama anısal olarak durabilir. (su-vöö-niiir)
Denizin anaokulunda 3. haftasına daha bugün başladık. Geçen iki hafta bana iki ay gibi geldi. Deniz'e konuyla ilgili ne hissettiğini sordum:
'Haftasonu givikliyo' dedi.
'Yaa? Hmm, ben bilmiyorum giviklemek ne demek, anlatsana!' dedim kendisine, birşeyler anlattı.
Ben de çıkarım olarak, ona da haftaiçinin uzun geldiğini varsaydım. Herhalde doğrudur.
İlk iki hafta hem ağlarım hem giderim davranışı gösterdi. İçim cızlasa da, eğer kabul edemeyeceği bir hal olsaydı gitmek istemez ve bana anlatırdı diye düşünerek en soğukkanlı tavrımı takınmaya çalıştım. Ağlama demedim hiç, çünkü boşaltıma ihtiyacı vardı. O da bir rasyonalizasyon geliştirmiş: 'Hayıl, ben anaokuluna gidiyolum diye ağlamıyolum, kleş aklıma geliyol o yüzden..' diyip duruyor. Bit kadar şey yediremiyor gururuna. Esasında, ağlıyor da sayılmaz, daha çok sızlanıyor. Ağlamasını biliyorum ben 'bıaaaaaaaaaanaaa' diye bağırdığında aklım yerinden oynar. Fakat öyle değil, daha çok içli köfte gibi.. Kızarmış da değil, haşlamayla yapılan.. Bu laflar üzerine dayanamadım:
'Yavrucuum, anaokulundan da çekiniyor olabilirsin, çok normal, yeni bir ortam ve bir çuval yeni kişi.. Ama oraya eğlenmeye gittiğini ve benim hep gelip seni alacağımı bil. Keyfine bak.'
cümlesini kurmaya çalıştım. Herhalde hatırı sayılır bir miktarda kurdum bu mealde cümleler. Ama kolay değil onun açısından. Nasıl olsun?
İki haftada iş bitti diyebilir miyiz? Hayır, bunun öncesi de var.
2.5 yaşlarında bir kreşe gitti. Bir kere altına kaçırdı ve gururuna çok dokundu. Bir kere de 3 yaşına geldiğinde gitti. Bizim evin aynısı, sadece kreş haline getirildi diye biraz modifikasyon var. Orada iki kere üstüste bronşit geçirdi. Astım ilaçları kullandı ve en sonunda gittiğimiz prof. bize 'Bir müddet kreşe göndermeyin. Hatta 4-5 yaşına kadar gitmesin' dedi. 'Öh' dedim. 'Yapmayın yaaa?'
Bu gittiği yere kreş demiyoruz, orası anaokulu. Görüntüsü de süslenmiş okul gibi zaten. Bu amaçla yapılmış bir yer. O yüzden baştan 1-0 başladık. İlk günkü intibası: 'Bulası büyük olduğu için itiş kakış olmuyol' idi. Devam ettik. İlk hafta laylaylom diye gitti. İkinci hafta sabahları: 'Bugün haftaiçi mi yoksa tatil mi?' diye sorarak uyanıp, eğer haftaiçi ise dudak büzüp içli nağmeler attırmakla geçti. Giderken yanına mutlaka bir adet kağıt mendil aldı. Haftanın sonunda kağıt mendil yerine kağıt havlu almaya başladı. (Bu kriptoyu nasıl çözeceğim bilemiyorum.) Öğretmeni kafasını dağıtmak için ayakkabı değiştirirken: 'Ne güsel ayakkabın var senin' gibi talihsiz bir cümle kurmuş. Cebindeki kağıt mendili hemen çıkarıp bir miktar gözyaşıyla ıslatıp: 'Eveeet, çoban aldııı'. Durumun vehametinden sıyrılmak isteyen öğretmen: 'Bir dakka yaa, elbisenin üstünde kelebek mi var, ne güzel' şeklinde ikinci talihsiz cümlesini kurar kurmaz cebe zaten girmemiş olan kağıt mendil göze ve buruna iyice tutulup: 'Böööö, onu da çoban aldııı böööööööööööö' diye cevap alınca öğretmenleri kıyafet konusunu bir müddet ertelediler.
Alıştı çok. Ben ki ilk tecrübeden ötürü çok korkmuştum, şaşırdım kaldım bu duruma. Aslında ilk günden beri şaşırıp duruyorum. İlk hafta uyum süreciydi ve anne ilk hafta okulda biryerlerde apart bekleyecekti. E üçüncü gün, siz gidin gerek yok deyince pek inanasım gelmedi. Falaka dahil her yolu düşündüm. E olamaz, alışmış olamazz!
Ama artık inanıyorum ki her çocuğun kendi saati var. Bana öyle geliyor. Ama bu saati bilmek çok kolay değil. Sadece kreş için değil, meme bırakırken de, bez bırakırken de, yemek yerken deee...İlk kreş maceramızda Deniz'in hazır olduğunu zannetmiştim. Değilmiş. Çok bilinmeyenli bir denklem bu ve maalesef dene/yanıl metodu dışında da herhangi bir metod sökmüyor. Her ne kadar iç sesini dinlemeye çalışsak da çocuğun, olmuyor..
Bugün yine ağzım yere vurdu. Girer girmez okula iki üç öğretmen üstüste: 'Bugün Deniz bize ne şarkılar söyledi' diyip durdular. Allah allaaaah!. 'Ne sööledi' diye merak edip sordum. Ama her gelen bana bi göz kırpıyo. Hoydabree.. Aile sırlarımız ifşa olmamıştır işallah maşallah...
'İlk önce maskeli balo, sonra birkaç türkü söyledi sonra da birşeyler uydurdu. Biz de çocuk şarkısı söyleyecek zannetmiştik' dediler.
Bilmiyorum nasıl tezahür etti, ama Deniz'in favori üçlü türküsü var, çünkü hepsi 'geliyor ve hatta geldi'. Kader birliği yüzünden diye tahmin ediyorum (bu arada annemin gözünün yağını yiyim) :
'Gemi geliyol gemi de sulalı yala yala'
'Dele geliyol dele, yalelellll yaalelelll kumunu sele selee yallelllliiii'
'Tilen gelill hoş gelilll ley ley lümlümleyy'
Bugün müzik dersinde ilk önce yeni türküden maskeli balo , sonra bu türküleri söylemiş. Sordum:
E bunlardan sonra ne söyledin?' (öğretmenlerin uydurdu dedikleri kısmı merak ediyorum). Sırasıyla Van Halen, Bob Dylan ve Ben Harper söylemiş olduğunu ama kimsenin bi bok anlamadığını, dolayısıyla uyduruk varsaydıklarını çakozladım.
'Nehehe, yavrucuuum, o şarkıların anlaşılması için, biraz liseye gidiyor olmak lazım. ' dedim.
Bu cümleden ne anladı bilmiyorum. Önemli değil, kendim için kurdum artık bu cümleyi de, izin verrrseniz.
Dün benim ipod'u kendi kendine alıp, açıp, kulaklıkları kulağına sokup en az 30 dakika kadar, artık bu süreye ne kadar şarkı sığar ise, o kadar şarkı dinlediğini gözlemledim.
Keşke müzikisyen olsa allaam.. (ya da andy, sana da söylesem olur herhalde, isteklere ekleyebilir miyik?)

Pşşşt, çoban, ı-ıııııh, çoban. Sus bakiim.


15 Haziran 2007

Hay bin kunduz II

Önceki yazıdan devam:

Bu macera burda bitmez tabii. Çekici geldi. Çekicinin sürücüsü evin ziline 3 sn aralıklarla en az 5.5 kez bastı. 'Geldim looo' diye yettim kapıya. Arabayı çekiciye sürdüm. Çok zevkliymiş. Sanki roller coastera binmiş gibi. Feci şekilde, arabanın içinde oturup öyle servise gitmek istedim. Utandım, söyleyemedim. ('Bi de lolipop verir misiniz?') Cepte biraz para keşfettim, mutluluk.. Fekat, kesinlikle gidip gelebileceğim vasıtaya yetmez. Otobüs beklesem bizim buralara otobüs saatte bir gelir, kaldı ki ne biletim var ne de bilet alabileceğim bir yer. Sürücüye 'ıı, benim de gitmem lazım ama, ııı nasın yapsam acaba?' diye sordum. Bu kibarlık packman gibi yiycek beni birgün... Sürücü: 'eğer uygun görürseniz yanımda gelebilirsiniz.' Sanki izdivaç teklif ediyor. Ne uygun görürseniz, ne diyosun allasen, en uygun yolu, zaten başka yolum da yok. Dün yolda gördüğüm ve arabayı nereye koyduğumu unutmayayım diye nirengi noktası bellediğim mavi çoraplı dilenci kadından daha meteliksizim. (o da mavi çoraplı kadın değil kırmızı gömlekli adammış zaten) . 'Çok uygun' dedim ('en uygun, çekil çekil....')
Kafa salam gibi olmuş: yaklaşık bir dakika süren bir kemer takma macerama tanıklık eden sürücü 'Koltuğun altında kalmıştır efenim', dedi. 'Boşverin hehe ben de öylesine zaten, ahahah, alışkanlık işte' ... 'Ne kadar yüksek bir araç. Ne zevkli olur kullanmak' diye diye fonda türküler eşliğinde sakız çiğnedim. Sakız oldu çürük bişiii.. ('Şu koltuğun altına yapıştırsam mı?'). Yapmadım. Daha sonra hıyal servis elemanının masasının altına yapıştırdım. Ehehehe... Zavallı! (masa yani..)
Araba indirilecek, geldik servise. 'Siz indirirken ben de bi servis elemanına bakiim' dedim. Tam o sırada sürücü: 'A, ama kontak kapatmamışınız' 'Ne?' 'Kapatmamışınız yani arabanın motorunu' 'Hadi ya... Olsun, noolur?' 'Bişi olmaz da, çalışmış araba' 'Amaaııın, nebliiim yaaa, noolcak, noolur yani, ne farkeder, ne gülüyosunuz ki üstelik' (o sırada çemkirmeye başladım galiba). Salam dedim ya, daha çok pastırma.. Arabayı bıraktı selam çaktı gitti çekicinin sürücüsü. Bana katlandığı ve hiç 'sen' demediği için sevgiyle baktım arkasından. Hatta bu arada arkasından su dökebilecek kadar da tuvalet ihtiyacı içindeyim.
Bir adam aradım etrafta arabama baksın diye. Bir servis danışmanı kız bana doğru geldi, gülümsedim. 'Vayy beaa ne kadar iyi, hemen biri geldi.'. O da bana gülümsedi sonra sağa çark etti, odalardan birinin kapısı bunu yuttu. Bi daha gören olmadı kendisini..İshaldi belki nebliiim, bana gülmedi de gaz sancısı çekiyodu. En uygun açıklamam budur.
30 dakika sonra biri baktı ve 'şımdı öğle arası, yemek yiycek arkadaşlar sonra arabaya bakarlar o da bi 45 dakka sürer, sonra durum tespit edilecek ve ona göre tedaviye başlıııcazzzzzz' dedi. 'Iıııhhh. Hayır, yemek yemesinler, yandaki yemekçiden ben onlara mantı ısmarlarım' daaa diyemiyoruuuuuum. Mecburen iğrenç bi durumla karşılaşıyorum: eve dönülecek.. ve daha iğrenci: taksi. Mecburum taksiye yer o kadar yamuk ki...
Bastım sarı düğmeye, ey ahali, süper jet bi taksi geldi. Yolda bi atm bulurum nasılolsa öderim diye tırınım tırınım bi edayla yayıldım arka koltuğa. Yolda bi tane bile atm olmadığını farkedince arka koltukta büzülmeye başladım. Bir yandan taksimetreye bakmaya çalışıyorum, bi yandan çaktırmamaya çalışıyorum 'aa öndeki arabanın markası dacia mı?' adam oraya bakarken ben taksimetreye...Nalet olsun, vites topuzu ilk iki rakamı gizlemiş... 'Biraz hızlanır mısınız aceba?' (maksat 5'e atsın), bi yandan da cebimin son nuru paranın atatürküne bakıp: 'ataaam ataaaam sen kalk da ben yataaaam' diyip duruyorum.
Yine de bir yerlerde sevenim var, eminim. Sitenin ilk kapısına geldiğimizde elimdeki paranın 1ytl fazlası yazıyordu metrede. Sürücüye 'siz beni burda bırakın param bitti, çekemedim, zaten arabam da bozuldu' diye ağlayınca adam 'hehehe' diye güldü. 'Biraz daha gidelim' dedi. 'Ay sağolun o zaman ikinci kapıya bırakın beni.' (Ay ne iyi adam...). İkinci kapıdan içeri giriyo taksi. 'tamam ben sağda iniyim' 'Yok, sen sööle nerde evin?' (şimdi iyilik yapıyo ya siz oldu sen, varsayılan karizma artık kazısan bile bi topluiğneucu kadar çıkmaz) 'ıı biraz ilerde, yokuşun üstünde.' 'şimdi bu sıcakta yokuş çıkma, ben bırakırım' (anneeaa) 'ay ama gerek yok, ben yüriiim, severim ben..' En son adam sokak başında bana 'bırrrraaak yaaaa sağ mı sol mu söööle' diye baarıyodu... Bizim ev de mimlenmiş oldu. Korkuyorum.
Şimdi annemi bekliyorum. Biraz para ve mümkünse kızımı getiricek. Pardon, kızımı ve mümkünse biraz da para getirecek.
Ha bu da bağa bi ders ossun..
Eğer bok bişii çıkarsa arabada on kere ders ossunnnnnn
...Derken biraz önce aradılar. 'bireanearhnıhnemailmeakgiarınkalmike' dedi servis danışmanım. Naaptı benim sıvadığım sakızı buldu onu mu çiğniyodu o sırada acaba?
'Yavaşça bir daha söyler misiniz? Neyine nooolmuş?'
'Biiiir numaaaraaalııı okşijeeen sensırı aaa-rııı-zaaa'
'Tamam anladım, bir no. oksijen sensörü arızalanmış. Niye?'
'E olur zaman içinde, bi darbe, bi taş'
'E napcaz?'
'Sipariş verebilirim. 'Çüş' kadar para tutar.
'Peki ne za...'
'Salı gününden önce gelmez..'
'Aaaanneaaa napcam ben, hadi sipariş verdik diyelim, salıdan önce getirmeniz müm...?'
'Malesefenim' .... 'Ama o zamana kadar arabayı kullanabilirsiniz'
'Nihiaaaaaaaaaaaaaaaaa nasıı yaaa'
Ulan madem kullanabiliyodum, sırf tecrübem olsun diye mi beni çekicilerde süründürdünüz..
Gidiim aliim şu şımarığı belki motoruna bi yumruk işi halleder.
Olmadı bi sen'sir'bulamaz mıyız bi yerden?
Karbondioksit için olanı olsa da olur..

Hay bin kunduz.

Ağzım uğursuz benim. Biliyorum.. Ştt, a-a-a, şttt. Biliyorum dedim.
Dün Miso'ya japon arabalarından vazgeçemediğimi ve arabamın 5 senedir bana tek bir tık arıza bile yaşatmadığını söyleyip övdüm. 'Satmak zorundayım ama, 3 kapıyla artık deniz de, annem de ben de yapamıyoruz' dedim. 'Ancak sedan kurtarır bizi...'
Duydu mu seninki bunu? Sen bi alın bi alın....
Yaktı mı arıza lambasını bugün. Çotanak diye yaktı, gözümün yaşına bakmadı..Servis diyo ki sakın çalıştırıp siz getirmeyin buraya, motor gider vallaa ablacım....Yarebbim, Deniz'i okuldan alacam, ama nası alıcam, ta bi yerde... Yok ama, tek kuruş param da yok. Hayır, 'nasılolsa yanımda yamacımda birilerinden alırım, ne parası!' diyecek durumum mevzu bahis değil.. Sen misin böyle kredi kartına güvenip gekgekgüberek yayılan... Üstelik Miso'yla dün bunu da konuştuk. Gevrek gevrek gülüp 'işte ben böyleyim' bile dedim. İyi bok.
Bugün Deniz'le birbirimizin günü üstelik. Hem de babalar günü var, aynı gün babamın da yaşgünü. Hediye almak lazım. Para çekmek lazım, en yakın atm'ye 1 saatte ancak yürürüm, 1 saat geri geliş, ama çekici beklenecek. 'arabanızınıbışındanıyrılmıyınlütfiin' dedi acil yardım hattındaki. Zor anladım ama anladım, eminim böyle dedi. Ben de aynen: 'pekiıyrılmıyorumbırdıyım' dedim. Sonra kendime kızdım, dalganı geçecek gündü sanki. Sen böyle yaptıkça geligeliveriyolar işte na bööle.
Ne şanslıyım ki gününün içine edebileceğim, tüm programını alaşağı edebileceğim ve tüm bunlara gıkını bile çıkarmayacak güzel bi annem var. (Aaaaaaa, yine iyi bişii dedim allaam sen koru...)
Bekliyorum şimdi, gelecekmiş yarım saate kadar çekici. Ne kadar çekiciymiş bir ara anlatırım artık. (Bir tangırtungur taşıta da bu kadar stres yüklenir mi, yazık!)
Artık benim ağzımdan bir tek övgü çıkmaz kimseye. Ne bir kimseye ne bir eşyaya!
Satacaktım ben aslında geçen hafta, iyi ki satmamışım. Aldığının ikinci günü arıza lambası yanacaktı alan zavallı yeni sahibe. Sonra bi de bedduadan başın kurtulmasın.

Arıza onda değil, biliyorum, bende bendeeee!

14 Haziran 2007

Obur beyefendi iş başında

Evet, evet. 9:52 itibariyle..
4 kilo. Aynen Miso'nun Ilgaz'ı gibi. Boyunu bilmiyorum. Uzun olduğundan eminim çünkü ayakları koccaman. (Bir bebeğinki ne kadar olursa artık...) Ayaklar beyaz-pembe. Gözler yok ortada. Ingıaaaaaaaaaniyaaaaaaaa diye ağlayabiliyor. Ses kalın. Cork cork diye emiyor..
(işte tam bu noktada, okuyan herkesi bu paragraftan sonra tahtaya vurmaya vu mucuk mucuk yapmaya davet ediyorum.)
Adı Toplak.
Ay afedersiniz, Toprak.
Anne deli, 'haa? hııı? ehehhee, geberek güberek', baba şaşkın 'nası yani yaa?', dayı panik (bişii olmaz di mi?), anneanne heyacanlı, panik, şaşkın, mutlu, hepsi. (işte annelik öyle birşey, deniz'in çocuğunu beklediğimi tahayyül edemiyorum asla). Miso ağlangan :-) ama çok yardımcı ve kibar. (gerçi dönüş yolunda bir iki kere 'anam çarpacak' çığlıkları atmasına sebep olacak şekilde bir tansiyon kazandırdım kendisine tekrardan. adrenalin olsun, bugünü unutmasın diye yani.. iyilikten yahu, ne olacak başka?..) Kuzin ahtapot, dede ne yapacağını bilemez, ama göstermek de istemez, Çoban ne bilmiyorum. Salak bir sırıtma eksik olmadı sanırım yüzümden. Bir işe yaramak isterdim ama sonra artık herhalde, sonra.
Deli her zamanki gibi nüktedan. Bir ara emmeyi bırakan Toprak Neaaaaııııııahnnngaaaaa diye bağırınca Misoyla Çobana dönüp 'eee şimdi naaapcam' diye sordu. Güldü ama panik halde, saklanabilecek kadar da değil. Gözler koccaman. Canım benim yaa... 'Sakin olacaksın.' dedim. 'Sakin.'
Söylemesi kolay. Ben bile değilim. Kaldı ki ilk defa başına gelen birşey. Doğum sonrası Pdeli odaya alındıktan bir müddet sonra doktor hanım geldi: 'Eeeeeeeeeeee, (fıtttıt fıtttıt diye kapıdan odanın köşesine kadar hışır hışır yürüdü) niye emzirmiyoruz bakalım?'. (Herkes çıkarsın bakalım memeleri, hepbirlikte bir emzirme töreni yapacaz...) Allah allaaaaah dedim ben içimden, ama pdeli süper, hemen yapıştırdı: 'Bilmiyorum valla, daha önce anne olmadım!'. E bi zahmet söyleyin di mi, kardeşim, nerde empati, nerde sempati ve nerde patates püresi!!! 'Aferin yavrum' dedim, bunu da tekrar içimden. 'Harikasın'.
Çok sevdiğim Yeşilçayımın da bu hallerine tanıklık edebilmek isterdim. Mümkün olmadı.
Enteresan bir his.
Mutlu olun!

13 Haziran 2007

Portakal orda kal.....


Yazacağım çok şey birikti.
Hepsini taslak yaptım.
E ama şimdi ben ne yapıcam?
Yarın delim doğuracak, Toprak yanımıza gelecek.
E kim benim yazılarıma şappadanak yorum yazacak?
Kim ne diyon yaa diye soracak?
Kim telefon edip şu mu bu mu diye vıdıvıdı yapacak?
Kim kikir kikir yapacak?
Yarın çok güzel olacak.
Çok heyecanlandım birden.
Yanımda, yakınımda olduğu için de
canımın içi olduğu için de..
Iıııhhh..

12 Haziran 2007

Stay Hungry. Stay Foolish

Pixar demişken;
Üstünden zaman geçmiş olmasına rağmen eskimeyecek bir konuşma. İlk defa yoort bana bunu yollamıştı, biraz uzun olmakla birlikte dikkate değer, kanımca :

This is the text of the Commencement address by Steve Jobs, CEO of Apple Computer and of Pixar Animation Studios, delivered on June 12, 2005.

I am honored to be with you today at your commencement from one of the finest universities in the world. I never graduated from college. Truth be told, this is the closest I've ever gotten to a college graduation. Today I want to tell you three stories from my life. That's it. No big deal. Just three stories.

The first story is about connecting the dots.

I dropped out of Reed College after the first 6 months, but then stayed around as a drop-in for another 18 months or so before I really quit. So why did I drop out?

It started before I was born. My biological mother was a young, unwed college graduate student, and she decided to put me up for adoption. She felt very strongly that I should be adopted by college graduates, so everything was all set for me to be adopted at birth by a lawyer and his wife. Except that when I popped out they decided at the last minute that they really wanted a girl. So my parents, who were on a waiting list, got a call in the middle of the night asking: "We have an unexpected baby boy; do you want him?" They said: "Of course." My biological mother later found out that my mother had never graduated from college and that my father had never graduated from high school. She refused to sign the final adoption papers. She only relented a few months later when my parents promised that I would someday go to college.

And 17 years later I did go to college. But I naively chose a college that was almost as expensive as Stanford, and all of my working-class parents' savings were being spent on my college tuition. After six months, I couldn't see the value in it. I had no idea what I wanted to do with my life and no idea how college was going to help me figure it out. And here I was spending all of the money my parents had saved their entire life. So I decided to drop out and trust that it would all work out OK. It was pretty scary at the time, but looking back it was one of the best decisions I ever made. The minute I dropped out I could stop taking the required classes that didn't interest me, and begin dropping in on the ones that looked interesting.

It wasn't all romantic. I didn't have a dorm room, so I slept on the floor in friends' rooms, I returned coke bottles for the 5¢ deposits to buy food with, and I would walk the 7 miles across town every Sunday night to get one good meal a week at the Hare Krishna temple. I loved it. And much of what I stumbled into by following my curiosity and intuition turned out to be priceless later on. Let me give you one example:

Reed College at that time offered perhaps the best calligraphy instruction in the country. Throughout the campus every poster, every label on every drawer, was beautifully hand calligraphed. Because I had dropped out and didn't have to take the normal classes, I decided to take a calligraphy class to learn how to do this. I learned about serif and san serif typefaces, about varying the amount of space between different letter combinations, about what makes great typography great. It was beautiful, historical, artistically subtle in a way that science can't capture, and I found it fascinating.

None of this had even a hope of any practical application in my life. But ten years later, when we were designing the first Macintosh computer, it all came back to me. And we designed it all into the Mac. It was the first computer with beautiful typography. If I had never dropped in on that single course in college, the Mac would have never had multiple typefaces or proportionally spaced fonts. And since Windows just copied the Mac, its likely that no personal computer would have them. If I had never dropped out, I would have never dropped in on this calligraphy class, and personal computers might not have the wonderful typography that they do. Of course it was impossible to connect the dots looking forward when I was in college. But it was very, very clear looking backwards ten years later.

Again, you can't connect the dots looking forward; you can only connect them looking backwards. So you have to trust that the dots will somehow connect in your future. You have to trust in something — your gut, destiny, life, karma, whatever. This approach has never let me down, and it has made all the difference in my life.

My second story is about love and loss.

I was lucky — I found what I loved to do early in life. Woz and I started Apple in my parents garage when I was 20. We worked hard, and in 10 years Apple had grown from just the two of us in a garage into a $2 billion company with over 4000 employees. We had just released our finest creation — the Macintosh — a year earlier, and I had just turned 30. And then I got fired. How can you get fired from a company you started? Well, as Apple grew we hired someone who I thought was very talented to run the company with me, and for the first year or so things went well. But then our visions of the future began to diverge and eventually we had a falling out. When we did, our Board of Directors sided with him. So at 30 I was out. And very publicly out. What had been the focus of my entire adult life was gone, and it was devastating.

I really didn't know what to do for a few months. I felt that I had let the previous generation of entrepreneurs down - that I had dropped the baton as it was being passed to me. I met with David Packard and Bob Noyce and tried to apologize for screwing up so badly. I was a very public failure, and I even thought about running away from the valley. But something slowly began to dawn on me — I still loved what I did. The turn of events at Apple had not changed that one bit. I had been rejected, but I was still in love. And so I decided to start over.

I didn't see it then, but it turned out that getting fired from Apple was the best thing that could have ever happened to me. The heaviness of being successful was replaced by the lightness of being a beginner again, less sure about everything. It freed me to enter one of the most creative periods of my life.

During the next five years, I started a company named NeXT, another company named Pixar, and fell in love with an amazing woman who would become my wife. Pixar went on to create the worlds first computer animated feature film, Toy Story, and is now the most successful animation studio in the world. In a remarkable turn of events, Apple bought NeXT, I returned to Apple, and the technology we developed at NeXT is at the heart of Apple's current renaissance. And Laurene and I have a wonderful family together.

I'm pretty sure none of this would have happened if I hadn't been fired from Apple. It was awful tasting medicine, but I guess the patient needed it. Sometimes life hits you in the head with a brick. Don't lose faith. I'm convinced that the only thing that kept me going was that I loved what I did. You've got to find what you love. And that is as true for your work as it is for your lovers. Your work is going to fill a large part of your life, and the only way to be truly satisfied is to do what you believe is great work. And the only way to do great work is to love what you do. If you haven't found it yet, keep looking. Don't settle. As with all matters of the heart, you'll know when you find it. And, like any great relationship, it just gets better and better as the years roll on. So keep looking until you find it. Don't settle.

My third story is about death.

When I was 17, I read a quote that went something like: "If you live each day as if it was your last, someday you'll most certainly be right." It made an impression on me, and since then, for the past 33 years, I have looked in the mirror every morning and asked myself: "If today were the last day of my life, would I want to do what I am about to do today?" And whenever the answer has been "No" for too many days in a row, I know I need to change something.

Remembering that I'll be dead soon is the most important tool I've ever encountered to help me make the big choices in life. Because almost everything — all external expectations, all pride, all fear of embarrassment or failure - these things just fall away in the face of death, leaving only what is truly important. Remembering that you are going to die is the best way I know to avoid the trap of thinking you have something to lose. You are already naked. There is no reason not to follow your heart.

About a year ago I was diagnosed with cancer. I had a scan at 7:30 in the morning, and it clearly showed a tumor on my pancreas. I didn't even know what a pancreas was. The doctors told me this was almost certainly a type of cancer that is incurable, and that I should expect to live no longer than three to six months. My doctor advised me to go home and get my affairs in order, which is doctor's code for prepare to die. It means to try to tell your kids everything you thought you'd have the next 10 years to tell them in just a few months. It means to make sure everything is buttoned up so that it will be as easy as possible for your family. It means to say your goodbyes.

I lived with that diagnosis all day. Later that evening I had a biopsy, where they stuck an endoscope down my throat, through my stomach and into my intestines, put a needle into my pancreas and got a few cells from the tumor. I was sedated, but my wife, who was there, told me that when they viewed the cells under a microscope the doctors started crying because it turned out to be a very rare form of pancreatic cancer that is curable with surgery. I had the surgery and I'm fine now.

This was the closest I've been to facing death, and I hope its the closest I get for a few more decades. Having lived through it, I can now say this to you with a bit more certainty than when death was a useful but purely intellectual concept:

No one wants to die. Even people who want to go to heaven don't want to die to get there. And yet death is the destination we all share. No one has ever escaped it. And that is as it should be, because Death is very likely the single best invention of Life. It is Life's change agent. It clears out the old to make way for the new. Right now the new is you, but someday not too long from now, you will gradually become the old and be cleared away. Sorry to be so dramatic, but it is quite true.

Your time is limited, so don't waste it living someone else's life. Don't be trapped by dogma — which is living with the results of other people's thinking. Don't let the noise of others' opinions drown out your own inner voice. And most important, have the courage to follow your heart and intuition. They somehow already know what you truly want to become. Everything else is secondary.

When I was young, there was an amazing publication called The Whole Earth Catalog, which was one of the bibles of my generation. It was created by a fellow named Stewart Brand not far from here in Menlo Park, and he brought it to life with his poetic touch. This was in the late 1960's, before personal computers and desktop publishing, so it was all made with typewriters, scissors, and polaroid cameras. It was sort of like Google in paperback form, 35 years before Google came along: it was idealistic, and overflowing with neat tools and great notions.

Stewart and his team put out several issues of The Whole Earth Catalog, and then when it had run its course, they put out a final issue. It was the mid-1970s, and I was your age. On the back cover of their final issue was a photograph of an early morning country road, the kind you might find yourself hitchhiking on if you were so adventurous. Beneath it were the words: "Stay Hungry. Stay Foolish." It was their farewell message as they signed off. Stay Hungry. Stay Foolish. And I have always wished that for myself. And now, as you graduate to begin anew, I wish that for you.

Stay Hungry. Stay Foolish.

Thank you all very much.

Neleeeer olduu bana böyleeeeee dırınım dırınım

Deniz'in dünyaya gelişinin en güzel meyvelerinden biri de benim animasyon filmleriyle tanışmam sanırım. Tanışmak demeyelim de kaynaşmak diyelim. Pixar, WD, Dreamworks. Ağzımın suyu akarak izliyorum çoğunu.
Ama bir numaralı'm var tabii: İlk izleyişimden itibaren devamlı izleyesim gelen bir film. Hatta aynı dizinin iki filmini de..
Toy Story.
Nedenleri var:
Birincisi, ilki tam 12 yıl önce yapılmış. Ve hala en az yeniler kadar güzel.
Hikaye harika. Oyuncaklar. Çoğunu da bulabiliyoruz heryerde. Mesela patates kafa, mesela yaylı köpek..
Bir diger neden Shark Tale vs. gibi aslında büyüklere yönelik animasyon filmi değil. İçerik çok güzel, mesajlar da öyle. (Bunun benim sevmemle alakası yok. Olsun.)
Orijinal seslendirme çok başarılı, bunun yanında türkçe seslendirme de harika.
En son ama en önemlisi: müziiiiiik..
Ben yine seslerden gideceğim, seslerden ve müzikten.
Orijinal seslendirmede başroller Tom Hanks (Woody) ve Tim Allen(Buzz Lightyear)'ın. İkisi de çok başarılı. Harika bir iş seslendirme ama çok da zor. E türkçesinde de sırasıyla M.Ali Erbil ve Haluk Bilginer. M.Ali Erbil, yani sulusulu şovmen.. Adam aslında astarında iyi bir tiyatro oyuncusu ve çok çok iyi bir seslendirmeci. Seçimleri boktan tabi herkesin kendi seçimi, ne denir? Haluk Bilginer içinse artık denecek ne kalmış. Sesinin tonu da, vurguları da, diksiyonu da, canlandırması da bir harika. O ayrı bir yetenek.
Aslında orijinali dinledikten sonra türkçe çok yavan olur, çekici olmaz diye düşünülebilir. Bu ikili ise muazzam.
Geliniz müzik kısmına. İşte burda çok takılıyorum. Randy Newman. Ben bittabi türkçesini izleyegeldiğimden farkına bir sene önce vardım. (I-ım, biraz da taşkafalılık var işin içinde) Bu sene de okuduğum müzik kitaplarında şahsımca önemli isimlerin bu müstesna müzisyen hakkında çok iyi konuştuklarını gördüm. Demem o ki, Toy Story ile Randy Newman'ı bağdaştırmam bir senemi aldı. Halbuki orijinalindeki şarkılardan anlamam gerekirdi. Benim en sevdiğim ses renklerinden. Bir yerde 'embriyonik ton' gibi birşey deniyordu sesi hakkında. Ne demekse? Adam muazzam bir kompozitör bana sorarsanız, bir tek bu filmle kısıtlı değil elbette.
Öneririm: 'You've got a friend in me' ve 'Strange Things'.. 2'den
"Woody's Roundup" theme, 1.'den..
Peki türkçesinin içine mi edilmiş diye sorabilirsiniz. Özellikle ikincide tam tersi, Fatih Erkoç'un harika yorumuyla şarkılar havalarda uçuyor. 'Ben senin dostunum' ve 'Garip Şeyler'.
Bazen R.Newman'ın mı yoksa F. Erkoç'unkini mi daha fazla seviyorum ayıramıyorum.
Belki orijinalini yapamıyoruz ama çok güzel lokalize edebiliyoruz hani. :-)

(Şimdi birileri yine yazar, film izletmek yerine kitap okusanız ya.. diye. )

11 Haziran 2007

Dızzzztt bızzzzzt


Necefli Maşrapa...

6 Haziran 2007

Bal kaymak

Aman bugün iyice hoş oldum. Bir tepetaklak bekliyor beni bundan sonra herhalde. Ancak o paklar. (Muhafaza talep ediyorum!)
Merakla beklediğim iki kitap da geldi. Artık onlar benim kitaplarım.
Elimde ise deli'den ödünç aldığım, bir bitli bir de aynalı (nası kriptik yazıyorum ama), aynı yazarın iki kitabı var ki birine başlamıştım. Deniz'in anaokuluna uyum döneminde kafa dağıtıyordum. İlk gün okudum, hiç de bölünmeden. Çünkü bir güzel eğleniyor, bir güzel katılıyor, hiç mızmızlanmadan, hiç ağlamadan, hiç suratıma bile bakmadan yanımdan akıp geçiyor. Öğretmenler 'uyum sürecini atlayalım' diyor. 'Durun ya, benim de bi uyum sürecim var, önce ben bir alışayım' diyorum. Ama tecrübeli annelerden öğrendiğim kadarıyla bu işin ilk haftası böyle sonraki haftalar tam tersi olabilirmiş. Neyse artık bir şekilde yapacağız. Vazgeçmek yok na o kadar parayı peşin almışlar, dibine kadar gidecek.
Bugün geveze mi geveze bir anneyle kreşte söyleştik. Ben kitaba devam ederim sanmıştım ama ne mümkün! Benim yaşımdaymış, kocası gemiciymiş, 6 ay yokmuş, çocuğu başta istememiş aldırmak istemiş ama kocası istememiş, çocuğu kalça çıkığı yaşamış hiç yürümez demişler ama 11.ayda yürümüş. 19 ay emzirmiş. Başka iki çocuğa da süt anneliği yapmış. Memeleri aslında fındık kadarmış ama sonra 100 beden olmuş. 'Şimdi yine küçüldü ama pörsüdü' şeklinde detayları da aldım. 'Ay inanmıyorum, bi bakiiim' demedim. Kibarım ben. Bu denli dur durak demeden konuşan, es yüzünden anaokulu müzik dersinde kalmış biriyle karşılaşmadım desem yalan olmaz. Beni çok beğendi diye telefonumu alacaktı 'Ayol ben cuma da gelicem o zaman görüşürüz' dedim. O gittikten sonra öğretmen bana 'Artık yarın kalmanıza gerek yok' diyince bu açıdan rahatlamış oldum. 'Ama biraz erken gibi geldi bana, e daha üçüncü gün bugün?' 'Bişi olmaz bişi olmaz, peee biz neler görüyoruz' tavırlarıyla beni susturmayı başardı. Bakalım yarın ne olacak?
Neyse, o şu bu da, en güzeli: bugün buralara on dakikadan fazla yağmur yağdı. Çok mutlu olduğumu söylemeye gerek yok.
Yaaaa yaaaa yaaamulllll
tekneeede haaamuuuulllll...
Komik: Bir ara arabamı park ettiğim yerde sileceklere bir reklam kağıdı sıkıştırmışlar. 'Fentezi gereçleri'. Bizim kırk yıldır bildiğimiz şişme kadın ne zamandan beri şişme 'hanım' oldu, afedersiniz? Boy boy oluyormuş bunlar artık hem de.. (eskiyi ben ne bilirim, sadece tahmin, sadece tahmin) Kağıdı attım ama ilgilenenler için park yerini tarif edebilirim.

5 Haziran 2007

Hava değişikliği efen'im

Sayfayı sıfırlayayım istemiştim. Ama Mr.jones falan gibi şeyler elime yapışıyor. Bir türlü ayrılamıyorum zat-ı muhteremden....Hatta 'daha fazla koyayım, daha fazla koyayım, dahaa, dahaaaa' yankısıyla cadı bir ses dolaşıp duruyo yukarıda (/içerde/bir yerde)... Gözlerim pörtlüyor, kalbimin gümp sayısı artıyor.
Bugün pek bir keyfim yerinde, 1300 fiiitte dolaşıp duruyorum. Şiddetli bir hava akımı veya yakıt tükenmesi gibi aksaklıklar olmazsa bir müddet dolaşacağım, kesin.
Biraz da kendime mi makyaj yapsam diyorum..
Şimdi soru şu: erken sevinmek mi iyidir, yoksa sevincini, aksak gidebilecek durumların mümkün varlığıyla ertelemek mi iyidir? İlkinde günü yaşarsın, ikincisinde mutluluğun tam olur çünkü (bir önceki yazıya referans olarak) zemberek boşalır. Biriktirir biriktirir öyle patlatırsın. Ben hep ilkini yaparım, bu elimde değil. Zorlanacak bir durum da değil, yaradılış mı diyelim, öndeğer mi diyelim, artık ne dersek onu diyelim.
O kadar farklı hissediyorum ki bugünlerde, gidip kendime parmak arası bir şıpıdık bile alabilirim. Deniz'in var ve çok ustalıkla kullanıyor. Özeniyorum.
Bir ara planöre takmıştım, sadece Eskişehir'de ders verdiklerini öğrendiğimden beri unutmuşum. Biraz önce hatırladım.
Bu uçma heveslisi insan mini bir lolılkostıl'a binince, tam önünde oturan bebesinin dörtdörtlük bir adrenalin manyağı gibi zevkle haykırış ve kıkırdamalarını duysa bile ilk seferde gözlerini kapayabiliyor. Nasıl bir durum bu, tarif edemiyorum.
Kendimi mi kandırıyorum ne oluyor?

4 Haziran 2007

Zemberük

Amanııın amanın, bi boşaldı ki sormayın.
Biiir: Oh be, iş bitti. Yanı dıdıların dıdıları kaldı, onları da yaparım, zevk olur.
İkiii: Oh be, kurs bitti. III. kuru başarıyla bitirdim. Yazın boşum.
Üçç: Deniz bugün okula gitti ve hiç ağlamadı.
Ne kadar güllük gülistanlık di mi? Otur kitap oku, bira iç, müzik dinle falan yap filan yap.
Değil mi?
Hayıl 'fenim, hiç de değil.
Biiir: Bu iş bitti de, ikincisinin eli kulağında ve daha çok kasım kasım kasacak bir iş.
İkii: Kurs bitti de eylülde devam edecek, çok zaman kaybediyorum. Bugün gerçekleşen sınavda ise bir hanımbayan yüzünden çatlıyordum(k).
Üçç: Deniz bugün yarım saat kaldı zaten ne ağlıycak. Yarın, öbürgün, bir diğer gün, bir sonraki hafta falan canıma okuyacak.

E bi ağız tadıyla olmayor hiçbirşey.

İki'deki hanımbayan tam bir vak'a. Ben böyle insan görmedim. Nasıl anlamıyor, nasıl anlatılanları dinlemiyor ama buna rağmen nasıl kendini evrenmerkezi zannediyor, çok enteresan. Hakikaten görmedim böylesini, yanına bi tarak bi de yemin veriim.
Sesi ve cüssesi inanılmaz yer kaplıyor.
Biri soru sormuş diyelim, öğretmen cevap veriyor.
Birden arkadan gürül gürül bir ses:
Bayan: 'Pardon, bişey sorucam?'
Öğretmen: 'E bi dakka başka bir soruya cevap veriyorum'
Bayan: 'Haaa o zaman sonra soriiim'
-İki saniye geçer-
Bayan: 'Ama çok kısa sorucaktım'
Öğretmen: (surat ifadesini buraya koyamıyorum)

Biri derste ödevini okuyo:
Bayan:'Hayır, çii diyceksiniz, öyle diyil'
Okuyan bayan: 'Hı?'
Öğretmen: 'Yok, doğru okuyor, çii okunmaz o'
Bayan: 'Öyle miiii, ben hep öyle okuyordum, siz öyle demiştiniz, bakın buraya yazmışım'
Öğretmen: 'Yanlış hatırlıyorsunuz'
Bayan: 'Hayır, olur mu, yanlış hatırlamam ben'
Öğretmen: 'Peki :-)))), (okuyan bayana) siz devam edin'

Bugün sınavdayız. Benim adımı bilmiyor, çünkü ilgilenmiyor, çünkü umrunda değil. Ama soru sorması lazım, yoksa son yüzyılın kimseyi bırakmayan sınavından kalacak. Bana arkadan:
Bayan: 'bakar mısın, bakar mısın, şıışşşt, bu nası olucak?'
Çoban: Şöyle yapıcaksınız
Bayan: Bööle mi yapacam
Çoban: Hayır şöyle yapacaksınız
Bayan: Bööle yani
Çoban: Hayır bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde böööle
(Diğer bayanların gözleri devrilmeye başlar)
Bayan: Haa oldu o zaman.
-5 dakika sonra-
Bayan: Pşşşt, bi kağıdını verir misin?
Çoban: Şimdi veremem, kendim yapıyorum
Bayan: Peki o zaman şu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın. Yalnız bana biraz izin verin de ben de şu sorulara cevap veriim.
Bayan: Tamam sen ver de sonra bak bana yalnız
Çoban: (Şimdi gelecem yanına ıııııınıaaaaaaa)
-5 dk sonra yanıma gelir-
Bayan: Baksana bu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın bunu da bööle yapın
Diğer bayanlar: Oturur musunuz lütfen, şimdi gözetmen gelecek, konsantre olamıyoruz vs vs...

Bizim sınıf güzel bir sınıf. Çok hoş bayanlarla birlikteyim, herkes benden oldukça büyük. Herkes birbirine çok saygılı ve bazıları ise inanılmaz matrak. Herkes herkesin adını bilir, huyunu bile bilir, birlikte yemeğe çıkılır ama bayım bayım bayılmaz kimse, zorunluluk değil gönül bağı olmuş, bir senede ancak bu kadar olur. Herkes hoşgörülü ve burda benim italyanca dışında öğrendiğim çok önemli bir özellik oldu bu, hoşgörü. Bende bundan çok yoktu eskiden, şimdi daha farklı bakıyorum.
Ama bu kadın, bu kadın, ben başta olmak üzere tüm bu kadınları illet etmeyi becerdi.
Şimdi bu dediğim, hoşgörüm arttı diyen birinin diyeceği bir laf değil, öyle mi?
Hayır 'fenim, bunun da bir sınırı var, olmalı yani.

Bizim bir tane de ispanyol ragazzo'muz var, yani genç bi delikanlı. Hakikaten çok küçük, ama nasıl bir inatsa o kadar bıdı bıdı kokoşun yanında 'imdaaat, çekilin laaa gitcem ben burdan' demedi. Bilakis, gayet de saygılı çıktı, hangi dil konuşacağımızı bilemememize rağmen, bir şekilde anlaştık.
Sözlü sınav başladı, aramızdan bir bayan, diyecek ki, 'Javier, sözlü sınav var, başladı, hadi gel'
Çatpat italyanca, eliyle bizim sınıfı, yani kendi oturduğu yeri, yani aslında kendi bedenini gösteriyor: 'Javier, orale, orale!!'
Çoban: 'Aman diyim, J hanım, ne diyosunuz aaaa'
Sınıf: 'Pohahahılilihi'
J: 'Aaaa hiiiiiiiiiiiiii, yok yok no orale no orale'
Çocuk üzerinden devamlı espri yapsak da pek sempati duyuyoruz kendisine.
Bakalım eylülde ne olacak.

1 Haziran 2007

Pek helecanlı durumlar

Doğru konuşmak için eğri oturmanın şart olduğu atalarımız tarafından tespit edilmiş bir kere, yapacak birşey yok. Yürürken sakız çiğneyememenin afillisi, fakat saygımız sonsuz.
Bu laf mükemmeliyetçi olmak sorunda olmadığımızın bir işareti.
Ben gibi olmamak gerekliliğinin yani.
İyi bir huy değil bu. Hiç değil. Genlerle geldiğini kabul etmiyorum, burçları da bu konuda suçlamamalı. Yetiştiriliş tarzıyla birebir alakalı . Yine de, Deniz'in bu adeti devam ettirme ihtimalini düşününce tüylerim dikenimsi oluyor. Biraz ettirme meyli var. Aman uzak dursun ondan...
Çok komikti bugün fotoğraf stüdyosundaki hali. Poz verme gereği hissettiği için bacağını büküp kollarını değişik şekillere sokup yüzük parmaklarını havaya kaldırdı, sandalyede amuda kalktı. 'Bi versene arkadaş ya makinanı, kızın şu halerini boydan çekelim' diyemeyecek kadar lordum, huyum kurusun. Ama o papaz suratlı adam bile güldü hani. Yine de boydan çekmedi hıyal. (E iş sahibi) ve bittabi herkesin dünyasının merkezi çocukları olabiliyor (olmayabilenlere de rastlamadım ama olmadığını iddia edenlere, evet.) Geri kalan kitle için bir sürü yaramaz velet, etrafta dolaşan.
Şimdi benim tek idefiksim (asteriks'ten hatırlayalım) 'pazartesi napıcak aceba'. Yok, çok poker suratlıyım, asla belli etmiyorum. En kötü şey çocuğa, kendisinden şüphelendiğimi çaktırmak. Yumşak yumşak, olabilecek güzel şeylerden bahsedip gerisini sallamamak şeklinde tezahür ediyor durumum şu anda. O da çok havalı. Ama ben biliyorum adım gibi ki, günü gelince mızır mızır mızır, türlü numaralar, gözyaşları....
Lazımdır kırtasiye bu işler için. Gidiniz bir kırtasiyeciye ve adını duymadığınız bir takım şeyleri almaya kalkınız. A4 boyutunda resim kağıdının renkli olabileceğini yazmış liste. Kırtasiyede ben dahil kimse bilmiyor. A4 boyutunda fon kartonu, A4 boyutunda elişi kağıdı, tamam bunlar var. Ama renkli resim kağıdı bulamadım. Bi bilen varsa, sevabına, şu cahile!
Gittiğimiz alışveriş yerindeki tüm mini etekli ve topuklu yavrular (ı-ım pardon, bayanlar) Deniz'in türlü iltifatına maruz kaldı. Benim yanımda 'Pis çoban, git bak elalem ne güzel giyiniyo' gibi bir hava yaratıldığı için bayanlar kıs kıs gülüp yan gözle beni süzüyorlar. Bu 1-0 durumdan sonra rövanş için diyeceğim şudur ki, 'minik bi bebeden iltifat almak insana neler katar bilmiyorum' . E hattızatında, benim de buralarda bi tane 10'lu yaşlarda hayranım var, ayıptır söylemesi. Her gün kapımızın önünden geçiyor. Beni göremeyince dönüp tekrar geçiyor. 'Naber Berke, pisiklet yok bugün?' diye sorayım diye.. Ben şahsen pek taltif edilmiş gibi hissetmiyorum. Ama yooort, 'Oo yakışıklı çocukmuş' dediğinden beri, biraz alıcı gözüyle bakıp onore edilme yolları aramaya başladım. Bi de aynı gözucunu yapıp annesine kısır götürmeye gitmeliyim belki, bilmiyorum.
Kırtasiye konusuna geri dönecek olursak, eskiden gidilen kreşte ay başına bi 100 (harfle, yüz) kaat çakıyolardı, siz uğraşmayınız efenim diye, burda kendin pişir kendin ye diyorlar ve ben 30ytl'ye çıkıyorum kırtasiyeden. Kekişlendiğimizi bile bile bu duruma alışmış olan bizler farklı bir perspektifle olayı yaşayınca sevinç gözyaşlarına gark oluyoruz. Mini teselli.
Yağmur yağıyor yağmur, gökten.
Üstelik işimi de bitirdim, dıdının dıdısı kaldı, onları da yaparız evelallah.
Daha ne isteyeyim.

(Bir sonraki yazımda alışveriş merkezinde, yavrunuzun gayta kültürü için nasıl örnek alınır onu anlatabilirim. Anlatmayabilirim de..)