23 Ağustos 2007

Anaokulu yan etkileri...

Almaya gittim Deniz'i anaokulundan. Beni görür görmez:
'Çoban ben Cem'e aşık oldum'
'Nıeaeah?'
'O çok güzel giyinmişti bugün. Ayıcıklı ayakkabileli valdı'
'Aaa yaa? Ne hoş' (hhırrrr..ınnghhhmm!)
'Onun kaç yaşında olduğunu solucam, o da bana döt (dölt), beş, altı bişii diicek. Sonla büyüycez büyüycez büyüyceeaaaz, bilbilimize aşık olucaaaz. Sonla evlenicez. Böylelikle sen anane olucaksııın, yoort da dede olucak tabi ki. Yavlulalımız olucak çünkü. Onlalla bööle bıdık bıdık diye oynicaaaz. Sıkıştılıcaz onlalı..'
'Ehi ehi, şimdi sen göster bakiim kameradan bana kimmiş bu cem'
'Bak şulda yatıyo işte'
Öğretmen: 'O Damla, Deniz'cim'
'Yok yok şuldaki'
Çoban: 'Yavlum o yastık, yastığa aşık olmuş olabilir misin? neniheh'
İşte bu noktada dilimin ucuna geleni söylememem konusunu hatırladım ama cümle ağzımdan çıkmıştı bi kere.
'Hayıl, ben yastığa aşık falan olmadım!'
'Afedersin. Seninle dalga geçmek istememiştim.'
'Dalga geçiyosun benimle'
'Hayır, aslaa. Ben sadece bi şaka yapiim demiştim ama çok uygunsuz oldu, özür dilerim'
'Bi daa yapma'
'Tamam, söz.'
'Bugün Cem çok üzgündü. Ben onunla ilgilendim. Yemekte konuştum onunlaaa, sonla salıldııım'
Çoban: 'Öğretmen hanım, şu Cem'i bi görebilir miyim?' (Iıınghhhh)
Öğretmen fısıltıyla: 'Valla gösteriirdim ama Cem diye biri yok ki'
Olay tam bir muamma.
Yolda:
'Çoban bu gece Cem'i evimize davet edelim. Ona bi ziyafet çekeliiim. Sonla da benim odamda yatalım uyuyalım'
İİİiiiiiiiinnnggg...

21 Ağustos 2007

Apaçık mektuk

Endi diyorum!
Ama bak misonun biricigi evlendi yine yazdi.
Ben evlendim, bloğ mloğ olsa yazardım yeminle. Eminim deli de yazardı. Performans çocuk mocuk boncuk dinlemedi.
Gitti bitti bloğ kardeşliği falan.
Hani sen dolma saracaktın da bi yerlerde yiycektik.
Bizim evin hali harap olmasa yine çağırıcam ama rögar kapaaa bile açık bilmiyorum...
Miso, deli?
Çıktırın seslerinizi.

Deli beybiblu dedi


bu konser versiyonunu daha cok seviyorum:

18 Ağustos 2007

Bre..

Sultan İbrahim'i deli diye anmamızın çok fazla bir dayanağı olmadığını öğrendim geçen gün, babamın okuduğu ve masanın üstünde açık duran tarih kitabına şöyle bir gözümün ucuyla baktığımda. Öldürülme korkusuyla saraya kapanıp ara sıra sinir krizleri geçirdiği söyleniyormuş sadece. Katledilme korkum yok benim henüz. Fekat, yine de tanıdık bir hal..
Meşhur hatt-ı hümayun'unundan bir alıntıyı geçen gün boğaz boğaza girişeyazdığım bir 'usta'ya ithaf edeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Benim okuduğum kitaba göre, ecdadının Medine'ye gönderdiği mücevheratının geri getirilmesini emrettiği hatt-ı hümayunda (bir nevi iş emri) aynen şu şekilde sesleniyor vezir-i azamına:
'Bre mütevelli yapılı godoş, bre karpuz kıyafetli püzevenk!'
Cuk oturdu, cuk.
Gerçi Murat Bardakçı bu emrin başka bir nedenle yazıldığını söylüyor.
Diğer devlet azalarının da benzer hitaplarını yazmış. Çok keyifli. Osmanlı'nın Durmuşlar'ı bir de güzel kötek atarlardı
Benim yaşadıklarım keyifli değil fakat.
Ayrıca karpuzu da severim: bir karpuzun itirafları

14 Ağustos 2007

Usta Uyudun mu Sen Kursta?

Benim sıtkım nasıl bir sıtıksa kolay kolay sıyrılmaz aslında. Affedici, daha ziyade unutucu bir yapım vardır.
Uzun zamandır şu malum grupla, becerisinin kesinlikle nitelenen sıfata erişemediği iş koluyla uğraşıyorum. Eskiden sıklıkla Ali'ye Ali Usta, Veli'ye Veli Usta şeklinde hitap ederken şimdi şu usta lafını temkinle kullanmaya başladım. Esirgiyorum. Oh olsun.
Benzer şekilde, anahtar teslim hizmet veren yüklenici firmaların ne doğru düzgün birşey teslim edebildiklerini ne de bir mok yüklenebildiklerini müşahade etmiş bulunuyorum. Proje sonunda paslı bir anahtar teslim edeceklerini düşündüklerini sanıyorum: anahtar teslimden anladıkları...
Bu malum bir gerçek zaten de..
Sıtkım sıyrılmış olmuyor, daha çok, zorla sıyrıltılmış.
Hadi yapılacak işin düzgün yapılmasını beklemek fantezisini geçtim de dün bir tanesiyle bir telefon muhabbetim yaptım, evlere şenlik. Aynen şöyle:
Çoban: 'Böyle de şöyle oldu. Bunu halletmeniz gerek. Bugün gelebilir misiniz?'
Adam: 'Gelirik. Adınız, telefon, adres'
Ç: 'Şöyle, şöyle. Bugün geliyorsunuz değil mi?'
A: 'Oldu. İyi gunner'
Ç: 'Bir dakika, kaçta gelirsiniz acaba?' (Ustaya saat sormak ve şans eseri verme gafletinde bulunduğu saatte geleceğine inanmak düpedüz aymazlık.)
A: 'Saat veremeyik'
Ç:'Tamam vermeyin de en azından gün dilimini söylerseniz...'
A: 'Ne dili söyliim?'
Ç: 'Yani sabah mı, öğlen mi, akşam mı'
A: 'Herhalde öğlene varmadan gelirik. Ama belki öğlen olur, hiç olmadı öğlenüstü (öğleden sonra sanırım) gelirik'
Ç: 'ahahahaa, geriye ne kaldı?
A: 'Oldu iyi gunner'
Dün geldiler mi? Ehehehe, biraz önce aradılar.
A: 'Ben gakgukdan arıyorum. Sizin ev nerdeydi?'
Ç: 'Dün bütün gün sizi bekledim. Kimse gelmedi'
A: '.............. Adresi alabilir miyim?'

Birazdan geleceklermiş.
Pöh.

8 Ağustos 2007

Lee Hazlewood

Dört gün önce kanserden ölen amerikalı müzisyen. {Eşkisözlük girişleri gibi oldu.}
İki ayrı koldan bu adamı öğrenmiştim. Bundan birkaç sene önce.
Nerelerden, anlatayım:
1. Kim demiş animasyon filmleri büyüklere öğretici değildir diye. Birçok animasyon filminin müziklerinden nice iyi müzisyenler öğrendim. Shrek2'de de sebat edip uzantılara bakılırsa tüm shrek oyuncularının bir karaoke yarışmasına katıldıkları görülür. Burda puss in boots, yani kedi Nancy Sinatra'nın söylediği 'These boots are made for walking' şarkısını söyler. Pek hoş. Burdan, yani N.Sinatra'dan da Lee Hazzlewood'a gitmek zor olmaz çünkü şarkının yaratıcısı ta bu adamdır (mıştı).
60'ların şarkısını o zamanki koreografiyle izlemek çok zevkli. Zamanı olan kaçırmasın, ben çok eğlendim. Özellikle nancy'nin bize göre solundaki çok fingirdek pembe dansçıya dikkat çekmek isterim.


2. Bob Dylan'ın hala okuduğum kitabı Chronicles'tan. Burda önemli bir müzik adamından bahsediliyor: Duane Eddy. Bu adamı Bob Dylan'ın şarkılarını enstrümantal bir şekilde yorumlayıp (60'larda..), o zamanda b.dylan'ın şarkılarının sadece sözlerinin güçlü olduğuna, gerisinin bi halta benzemediğine dair eleştiriler varken yaptığı bir albüm. Haklı olarak Chronicles'ta da B.Dylan şöyle diyor : “For sure my lyrics had struck nerves that had never been struck before, but if my songs were just about the words, then what was Duane Eddy, the great rock and roll guitarist, doing recording an album full of instrumental melodies of my songs?”
Aynı Duane Eddy'yi araştırdıktan sonra, onun hayatında çok önemli olduğunu gördüğüm Lee Hazlewood'la tekrar tanışmış gibi oldum.
Basbariton bir sesi var.
İdi.

5 Ağustos 2007

Müşteriler geldi.

Dün akşam misafirlerimiz vardı. Eski bir arkadaşımız ve onun yeni kız arkadaşı.
Deniz'e, eski zamanların tedirginliğiyle 'cici' olma mesajları verdim, üstü kapalı. Çünkü zat-ı muhterem, eski zamanlarında, misafirlerin suratına çemkirip, 'Bunu sevmedim bu gitsin' laflarını edebilen bir bebe-çocuktu. Çoğunlukla da nedense bu arkadaşımıza yapardı. Artık akıllandı veya alıştı veya büyüdü veya hepsi. Beğenmediğine yine pek yüz vermiyor ama en azından kibarlığı elden bırakmıyor.
Araba görünür görünmez ben misafirlerin geldiğini ifade etmeye çalıştım gel gör ki ağzımdan garip bir 'Müşteriler geldi' cümlesi çıktı. Deniz güldü ve daha sonra aleyhime kullanır diye ödüm koptu. Unuttuğunu sanmıyorum, bir gün hatırlatacak mutlaka. Bekliyorum.
Arabadan inenlerden kız olanına gözü takıldı. (Kız derken sanırım benden bir iki yaş kadar büyük).
Deniz: 'Güzel kıyafet!'.
Abi: 'Bana dedin di mi?'
Deniz: 'Hayıl, kıza!'
Abla: 'Ahaha, kekir kekir, teşekkür ederim'
O sırada gözleri ayakkabılarına takılır:
Deniz: 'Vaaaay, topuklu ayakkabı!'
Abla: 'Ahehihehi, sen nasıl bir yaratıksın!'
Çoban: (içinden elbette) ??

Gece topuklu ayakkabısız kadına kadın denmeyeceği gözümün irisine bakarak ifade edildi, abi tarafından. Meğer kızcağız da aslında sevmezmiş, abi seviyor diye giymek zorunda kalmış. Mutsuz görünmüyordu iyi ki.

Deniz kızım tüm gece boyunca koca bir insan gibi de değildi, yaramaz bir çocuk gibi de değildi. Daha çok, oldukça hareketli büyük bir insan gibiydi.
Ve yuppii, artık misafir yanında oturabiliyorum.
Üstelik gece uyutmak için odasına gitmiyorum.
(Hayır, çıkıp kendi odasında kendi uyumuyor, bahçedeki salıncaklı koltukta uyuyor.)
Gece 2'ye yakın uyanıp beni bizim odamıza götürdü.
Ben de yanında sızıvermişim.
Müşterileri yoort uğurlayıp, mutfağı ve diğer tüm dağınıklığı tek başına topladığı; gayet normalmiş gibi de ağzından tek bir 'alacağın olsun, aşkolsun' mealinde cümleler çıkmadığı için hayranlık ve minnet duyuyorum..
Ona biraz hediye yaptım, yukarıda sevdiği diziyi izliyor şimdi. Azıcık da uyumasına izin vereceğim hehehe.

3 Ağustos 2007

Anaaaa.. okulu

(Anaokulunda çatlamak üzereyken yazdım. Yaklaşık bir ton da su içtim.)

Anaokulundayım. Deniz kamerayı keşfetti. Kameradan onu izleyecekmişim o da bana arada bir el sallayacakmış ve ben oturduğum kırmızı koltuktan hiç kalkmayıp popomu da koltuk rengiyle eşleyecekmişim. Bu arada diğer tüm işler beklesinmiş. İkinci gün allahtan ve yarım gün sadece. Yoksa kurdeşen dökmüş idim çoktan.
Burdaki anneler daha bir değişik. Anaaa.. Isırıklı anaokulunda daha geleneksel bir hal hakimken burda modern bir tarz seziliyor. İyi anlamda mı? Emin değilim. Bu arada bu kadar çok rahat işi olan veya çalışmayan baba görmemiştim. Zabüleyinin köründe zıpor kıyafetle bolca parfüm sıkıp yavru getirmeye geliyorlar sonra parmaküstü yaylanarak güneş gözlüklerini takıp gidiyorlar. Gelen anneler ise süslü, son moda tüm bıdırıkları gördüm sanırım.
İkisinin arası bana uygun bir anaokulu da bulamıyorum.
Laf komik degil mi? Bana uygun anaokulu.. :-)
Biraz önce çok sevimli bir 2yaş çocuğunun annesini evden çağırdılar, kusuyormuş. Çocukcağız her sabah kusuyormuş. Tam o sırada orda bulduğum bir kitabı okuyordum, paragraf tam orda yani kusma konusuyla ilgili. Dr. Köroğlu'nun dediğine göre anaokuluna veya anne-baba yoksunluğuna gösterilen bir tepkinin tezahürü olabilirmiş. Kız (anne yani), çocuğu 'hasta ben' dedikçe 'hıı yaaa ben biliyorum seni, hasta falan değilsin sen. Koçsun sen kooooç. Hiçbirşeyin yok, bütün nazın bana.' Çocuk ısrarla 'hasta ben' deyip duruyor. İçim parçalandı. Anne neler yaşadıysa çok bilenmiş, ama ben çok acıdım hakikaten çocuğa.
Sonra yandaki bir başka bağyan 'maaşallah çok tatlı' deyince sertçe 'hiç de tatlı falan değil, eskiden tatlıydı şimdi hiçbir tatlılığı falan kalmadı' dedikten hemen sonra çocuktan ne kadar bunalmış olduğunu, çocuğun ta gözleri ve kulakları dibinde aktarıverdi. Babası Ankara dışında çalışıyormuş, yalnızmış ve neler çektiğini bir tek kendisi bilirmiş.
Çocuk uzaklaşınca biraz evvel bu konuyla ilgili birşey okudum diyecek oldum. Bu kadar da angutum. Halbuki, sosyopsikoloji içerikli öğretmenvari tavsiyelerin diğer annelerin suratına ukalalık üfürmek gibi algılandığının, son derece de haklı olarak, gayet farkındayım, susmak gerekirdi. Safça bir iyiniyet gösterdiğimi söylemeliyim. Öyle görünmediği için üzgünüm. Gerçi çok da üzgün değilim, içimden geldi. Ben olsam ben de kızardım belki.
Kız suratıma önce 'Pöh' dedi, gözlerinin manasını göremedim, elmacık kemiklerini kaplayan siyah gözlükleri vardı.
Sonra devam etti: 'Evet, E. Köroğlu'nun kitabı di mi' dedi, 'doktorumuz o zaten, ben o kitapları okurken gülüyorum; teorik pratikten o kadar farklı ki' dedi.
Bunları, oraya staja gelmiş, henüz hiç pratik yapmamış bir teknik lise mezunu genç kızımıza söylese farklı bir edayla söyleyemezdi. Hafif çemkirme durumları. Anlaşılan çok dertli. Ve ben de zevzek biriyim. Gözlük camlarının arkasına yansıyan görüntüm de toy bir stajyerden farklı olmamış olsa gerek.
Hmm. Sadece gülümsemiş olabilirim.
Neler yaşadığını sadece o bilir doğru.
Daa.. çocuğun günahı ne ki..
Yanında, tam da anlayabildiği çağda....neyse