31 Ekim 2007

Ammmmaan yaaa

Şu içinde bulunduğumuz, artık 'inceldiği yerden kopacak zaten' durumlarının üzerine etrafta gördüğüm din simsarlarıyla çıkarcılar, ne idüğü belirsizlerle belirliler, vampirlerle akbabalar canımı sıkadursun bir de İnönü, güzel insan terk-i diyar eylemesin mi?
Üstüne bir ayım kaldığını öğrendim, zevk dünyamda.
Hani, bir ay sonra işten çıkarılacağımı bilsem en fazla bu denli bir iç sıkıntısı yaşayacağımdan eminim.
Hangi anneyle konuşsam kendini işe geri attığını söyler, nedense bende öyle olmadı.
Deniz bir yaşına kadar zaten izinliydim. Sonra biraz daha çalıştım, baktım olmuyor. İstifa ettim.
Yalan olmasın, çok istedim ayrılmak. Hiç de ne bir bunalma, ne sıkılma, ne daralma yaşadım.
Kariyer mi? Peh.. Kariyer. Pehh. Kari? Peeeaaahnhhhh... ay, böyg!
Eee üç sene aradan sonra bir şirket beni 'almaya' kalktı. Alsınlar. E tepe tepe kullanacaklarından da şüphem yok.
Lazımdır çalışmak. Daaa, ne demiş bakın İnönü'nün karısı 'imdaak, gel erdal fare var' 'Bana ne söylüyosun sevinç, ben kedi miyim'
Şimdi heryerde yazıyor bu anekdotlar, hele ki vefat etti. Lakin, eskiden de yazmışlardı ve ben her zaman sevmiştim. Hayır, y. akbulut'un 180 derece diger tarafi.(((
Çok cuk oturdu galiba halime.
Ne var ben kedi miyim?
 

25 Ekim 2007

Tek başına

Çok hüzünlü bir başlık seçmişim oysa olay pek hüzünlü değil. Daha çok, korrrkunçç.
Salı günü tam 'bugün sallanır bişii yapmiim' diycektim ki baktım 5 dakika içinde sinema gişesinde bilet alıyorum. Biraz mısır aldım, falan filan. Girdim salona. Eee, koca salon. Kimse yok. Ama çoban naaptı, keçilerinden daha uslu bi şekilde gitti biletinin üzerinde yazan yere oturdu. Tabii şaşırmak yersiz bu duruma, salonda kimse olmadığı için zaten en kıyak yer orası.
Film başladıı. Nah film başladı, en az onbeş dakika süründürmek artık adetten. En son bi reklam cebimde bişii var dediğinde, benim de var, gel gösteriim gibi psikopat ergen şımarıklıkları yapıyordum.
Film hangisi tabii yazmakta fayda var, 1408'i kaçırdığım için gittim Halloween'e yazdırdım adımı.
Başlarken ışıkları kapattılar, hafif soğuk salon. Ben çatır çatır mısır yiyip güpgüp suları mideye indiriyorum. Fazla hava boşaltmak serbest. Arada cep telefonum çaldı, bi baktım kapıya kadar yürümüşüm. Ne gerek var aaa, otur oturduğun yerden konuş di mi. İkincide aynı hatayı yapmadım.
Halloween benim gitmek isteyeceğim en son film olsa da herhalde koccca salonda tek başına olmanın verdiği özgürlükten, ev gibi olduğundan, istediğim kadar gülebildiğimden, çok eğlendim.
MaykMayırs, psikopat bi çocuk. Küçüklük yüzüne baktıkça Nurgül Yeşilçay'a ne kadar benziyor deyip durdum. Dışımdan demenin keyfine de vardım tabii. Büyüklük yüzünü görmediğim için kimseye benzetemedim ama ebatlar düşünülecek olursa hulka benziyodu.
Arada bir tuvalet durumu, arkasından bir de tekrar mısır alayım durumu hasıl oldu. Sadece tuvalete gidip gelebildim.
En son kızkardeşiyle saklambaç oynarken aklımı oynatıyodum. Eeee bu kadar cıyaklanır mı yaa. Bi sus be bi sus iki saniye. Aman tanrım. Meğer o sahnede sanat yapıyorlarmış. Eskiden cıyak cıyak bağıran bebek, huyundan vazgeçmemiş yani. Bu kadarına şapka çıkardım. Kız bağırdıkça aman ölse de film bitse dedim dedim. Olmadı.
Komik bir tiineycır filmi. Kan, kan, kan.. Bişiler. Hadi sorayım.
Kız terkedilmiş eve ne postası atıyo.
Niye tüm kızlar devamlı seks yaparken ve-veya çıplakken öldürülüyo.
Maskeli manyak maykmayırs (MMMM) bebeliğinden itibaren akıl hastanesinde olmasına rağmen çıkar çıkmaz kardeşini, onu evlatlık alanları nasıl buluyor.
Kız bakıcılık yaptığı evden polisleri aramışken polisler niçin kızın evine geliyorlar.
Onca kere vurulan MMMM niye ölmüyo, ya da kan kaybından bilinç yitmiyo?
Yani anlayacağınız salakötesi bi film.

İkii, bugün gidiim gitmiim arasında gittim geldim sinemaya. Biraz hastapastayım çünkü. Son anda gitmeye karar verdim.
Geçen sefer küçük mısır aldığım için ve arada yetişemediğim için bugun bi kova almaya karar verdim. Kova dediysem hakikaten temizlik kovalarına benziyor.
1408. Sonundaa. Evet, Cusack cok severim, S.King severim. E gitmeliydim.
Bu sefer küçük bi salon. Arkada bi bayan teyze var. Allah allah. Bakmadık pek birbirimize. (Ben yine bilet üzerinde yazan yere oturdum, evet.)
Böyle tam gerim gerim gerip de bırakan, altına ettirip köşeye atan bir film değil. Belki de bu yüzden hoşuma gitti.
Gerçi, korku filmlerinde niye hep mistik, parapsikolojik unsurlar olur, çok mu korkutur bunlar insanları. Ne zaman hayalet görüntülerini farklı bir şekilde yapmayı akıl edecekler? Hani flu bir flm karesi gibi değil.
Cusack bence her rolün altından kalkabilir bir aktör. Yine de, bu sefer izlerken nedense hep ablasının görüntüsü gözüme geldi durdu, biraz konsantrasyonumu yitirdim. Samuel L Jackson'i bu kadar az görmekten hoşnut olmadım.
Güzel bir filmdi. Bir kere çok boş bulunup suyu boğazıma kaçırdım. Allahtan arkamdaki teyze cıkcık demedi.
PS1. Kasadaki kız benden hiç sormadan öğrenci parası aldı. Düzelttim tabii.
PS2. Mısır kovasının üstünde XXL yazıyormuş. Bir küçük bedeni small'du ben de şaşırarak bunu almıştım. Aman diyim, cırcıriyet kötü bişii...

22 Ekim 2007

Galiba fahri erkekim ben...

Gittik bir yapboz aldık. Bir de su böreği. Hiç yapacak halim yok. Oysa yalancı su böreği yapmayı geçen gün annemden öğrendim.
Etek giyip, saç yaptırıp, makyaj yapacak halim yok, analar partisine... Bir kot giydim, bir tşört. Saçlarımı rüzgara bıraktım.
SORU1: Hangi cinsiyet bu şekilde giyinip çıkar, hem de ilk defa, hemcinslerinin karşısına?

Tahmin ettiğim yere gittim. E yok bunların evleri orda. Hemen aradım.
Aloo demeye lüzum görmedi...:
'Aaaa, çoban, bulamadın mı yoksa?'
'Eehee, yani ben buldum tabii de, nasın gircem ben oraya'
'U dönüşü yapcan, tamam mı?'
'Iıı, aa, tamam tabii yaa'
SORU2: Hangi cinsiyet yolu bulamayınca gururuna yediremediği için kimseye sormaz?

Yarım saat sonra balkondan el salladılar bize. Çıkçıkbitmez merdivenlerden çıktık.
İyi, ev sahibesi benim gibi giyinmiş.
'Nerden kaldın yaa' ve 'evi bulamadın di mi' sorularını şöyle savuşturdum:
'Amaaan, çerkes tavuğu. Hmm. Başlamadık mı yemeğe?'
SORU3: Hankı cinsiyet önce midesini düşünür?

Ben yemem çok aslında ama nasıl açım nasıl açım... Yahu, bi türlü oturmuyolar. Daha gelcek iki aile varmış. Bir anne elimi sıktı, 'benim isimlerle aram yok, çok özür dilerim. Hiç hatırlayamam' falan diyo. 'Ben Fikriye' dedi. 'Merebaa, mereba, memnun oldum, benim de çok yoktur dert etmeyin' dedim. Elimi bırakmadı bir iki saniye kadar, gözlerimin dibine bakıyo. Önce sandım ki şefkat istiyor, kendime çekip yanacıklarından öptüm. Pozisyonun bozulmamasından anladım ki, ismimi unutmuş.. Tekrar sormadan öğrenmek için bu kadar lakırdı. 'Ben çoban' diyince rahatladı. Biraz kendisiyle muhabbet ettik ve benim şişman sandığım bu anne meğer ikinciye hamileymiş. Hmm iyi ki bişii demedim. Çünkü hatırlarım eskiden işyerimde tuvalette bi kızın göbeğine elimi koyup 'kaç aylık' diye sormuştum. Bittabii, gerisini anlatmak istemiyorum. Sonuçta çocuğu olmadı..
SORU4: Hamilelikle şişmanlığı karıştıran cinsiyet hankısıdır?

Konuşkan ve sevimli bi anne var. Ben de ilk onu tanımıştım zaten. Adı Latife. Latife sen ne zaman geldin, Latife sen nerde çalışıyon gibi sorular sormaya başladım. 'Çok soru sorulmasını sevmiyo galiba, yüzü buruşuyo' derken, toplantının son bir saatinde o annenin adının Latife değil Melahat olduğunu öğrendim.
Burda soru moru yok, herkeşin başına gelebilir.

Ay sonunda yemeee oturduk. Aldığım su böreğini yedim, çerkes tavuğu yedim. Üstünde fasülyeleri olan bi salata yedim. Bişi daha yedim. Ama içemedim kardişim. Carcarcarcar herkes birbiriyle muhabbet ediyor ama "kim saniyede daha fazla şey söyler ve dahi yüksek sesle" yarışına girmiş. Arkadaki pencereye dalıp dalıp gidiyorum. Tam karşımdaki anne işkilleniyo, devamlı poposunu kaldırıp sandalyede farklı yerlere koyuyor. Bir kere gözgöze geldik, bana gülümsedi. Ben anladım ki, ben pencereye baktıkça o kendisine baktığımı sanıyor ve ben şaşıyım diye bana üzülüyor için için. Kimbilir kaç kere güldü bana da ben farkına varmadım. Bu da ayıp hanesine ikinci çarpıyı gerektirir.

Bir ara irkildim, lafın sonunda çoban hitabı vardı. Eveet tabii dedim gülümseyerek. Yandaki kaçlısın diye tekrar etti soruyu. Ben oossdört yaşındayım deyince bir iki es'ten sonra 'aaa' nidaları çıktı. Olsun, ben alışkınım. Cep konyaaa mı getirsemdi? Çay alır mısın diyo Nazmiye evsahibi. Ben içmem diyorum.
'Ne içersin' diyince 'hiiç, su içiim bari' diyebiliyorum. Rakı var mı rakıııı?

Deniz gidip gidip geliyo garibim. Anlamalıydım.
Bir müddet onunla oynayıp rehabilite oluyorum.

Aaaay, hiçbişii yemediniz diyo Nazmiye. 'Ben yedim, onlar yemedi' diye diğerlerini gammazlıyorum işaret parmağımla.. Mutlu mutlu gülüyorum.
SORU5: Biliyosun soruyu.

Okul muhabbeti. Aaaayyyihhhggttt.. Hayatimin en kötü günü bu olsa gerek. Eski okulum hakkında konuşuyorlar. Atıp atıp tutuyorlar. Hiçbişii demem. Banne. Sen nereye vercen diyince bilmiyorum diyorum.
Bir yarım saat sonra herkes şeceresini dökmeye başlarken konu hangi okuldan mezunsuna varınca orda anlıyorlar ama hiçbiri dediklerimiz doğru muydu diye sormuyo. Alllahtan. Bu sırada sandalyede bağdaş kurmuşum. Hafif hafif göbeeeem kaşınıyo..

Bir anne kulaklarının kepçe olduğunu söylüyor. Hanife. Kimse farketmemiş ki kulaklarının kepçe olduğunu.. Hanife bize gelmeden önce kuvaföre gitmiş üstüne simli bişiiler giymiş, kolsuz. Bir gri pantelon, bol makyac. 'Nebliiim kimle karşılaşacağımı, böyle candan olduğunuzu ne biliiim' derken sol gözünün akıyla bana baktığını hissettim. Kırık saç uçlarımla spor çoraplarıma baktım. İki salise içinde damdaki kumrulara bakıp 'Hangisi kumru hangisi güvercin diye bi soru atsam ortaya aceba hangisi bilebilir?' diye düşünüyodum. Nazmiyeye tuvaleti sordum. Geri döndüğümde tuvalette aklıma gelen ''kepçe kulak için emirgandan koysan boğaza süzüle süzüle iner' derlermiş' lafını dedim. Hanife matrak bi kız yine de, çok güldü. Biraz pişman oldum, dalga geçmek için söylüyorum sanabilirlerdi, ben severim kepçekulak.
Bu nedenledir ki, kulağını yapıştıran model arkadaşı bahis konusu etmeden 'eee şimdi ne kadar var doğuma?' diye öteki arkadaşa bulaştım.
SORU6: Patavatsızlık teoride cinse özgü olmasa da, uygulamada erkekler üstündür. Not: ama bu bi soru diil ki!! (bkz.cesur civciv)

Bi çocuk su istedi benden. Götürünce diğer 7 çocuk daha istedi su. Hepsini götürünce Deniz bana 'Çoban, artık sen şimdii bizim hizmetçimizmişsiiiin' diye oyun yarattı.. Suları içerken tüm kızlar büyümüş de küçülmüş gibi nazik nazik pozlardaydılar. Ben komiklik olsun diye hüüüüüüüüpfffff diye içtim. Normalde öyle içmem.. Bi kızın gözünde korku, diğerinin kaşlarını çatık görünce Deniz'e baktım. Kikiridiyodu. Rahatladım. Yine de suyumu uslu uslu içmeye karar verdim.

Bir ara 2 m2lik balkonda üstüsteyken kendimi aşağı salıversem güle mi çakılırım ıhlamura mı hesapları yapıyodum.

Giderken biz de bekleriz demedim.

Kesin erkekim. Bildim.

PS. İsimler gerçek diil tabii. Bi deniz gerçek, bi çoban.
PS2. Tuvalete lavabo diyor herkes benim dışımda.. Çünkü, lavaboya çiş yapmak iğrenç bişi bence..
PS3. Yoort denize sordu dun, nerdeymis evleri diye. Deniz u dönüşü yaptık dedi. ))))

21 Ekim 2007

Beynim kulağımdan akayazdı

Malzeme topladım toplamasına ama hiçbirini hatırlamıyorum. Hiç keyifli birşey hatırlayasım da yok.
Detayla yazamayacağıma karar verdim.
3.5 saat süren, bol vıdıvıdı ve bol bağırış çağırışlı bir toplantıydı işte.
Yine benim pek küçük göründüğüm üzere konuşmalar oldu. Ben de 3 bayan şahısın benden küçük olduğunu ama hayli büyük göründüğünü görüp şaşırdım yine.
Gitmeden önce evin evkızının Deniz'e fena halde çemkirip 'kötüüü, iiireeenç' diye bağırıp, yastıkları suratına fırlatmasıyla biraz şoke oldum. Suratındaki ifadeyi destek alacak olursam eline bıçak verilse karnını deşecek gibiydi. Annesi pek sakindi ve olur böyle şeyler ne var ki yaklaşımındaydı. 'arkadaşının canını yakacaksın' gibi bir lakırdı mırıldandı ki, zaten, kızcağızın yapmaya çalıştığı da bence buydu. İlk darbeyi ben araya girdiğim için yedim. Yastık ağır, kız manda gibi kuvvetliydi. İkinciyi de, baktım annesi yavaş yavaş seğirtiyor bize doğru hemen denizi ordan uzaklaştırma yoluyla savuşturdum. Şaşırdığım şey ortada bir neden görünmemesiydi. Deniz de nedenini anlamamış. Çünkü benim küçük ondan fersah fersah kaçıyordu son saatlerde. Biraz sinirlenmişti kız. Yok yahu, ne birazı. Daha sonradan Deniz'in boynunu da sıktığını öğrendim. Deniz normalde nedenini tahmin eder veya eşşek gibi bilir. 'Ben ona şööle yaptım da o da bana ööle yaptı' der. Bunda ne gözle görülen, ne söylenen, ne sezilen bir durum vardı. Bir kişi kulağıma 'kıskanıyor olabilir' dedi ama bu kadar küçükten başlamaz bu işler diye düşünürüm ben. Bu olay moralimi bir kere bozdu. İkinci moral bozukluğu Deniz'in merdivenden inerken 'Kimse benimle arkadaş olmak istemiyo' diye bir arkadaşına yakınmasıydı. Diğeri 'Ben seninle arkadaş olurum' diyince çapraşık duygularım su yüzüne çıktı. Denizi sıkboğaz etmek istemiyorum ama sormam lazım, çok şaşırıyorum çünkü. Diğerlerinin arasında biraz yeni mi yoksa ne tür nedeni olabilir bilmiyorum çünkü huysuz, kızgın, oyunbozan biri de değil. Neyse bakacağız.
Yemekleri tahmin edersiniz. Evhanımı arkadaşımız çok mahir..
Ben sevdiğim bir ev yemekçisinden su böreği aldım. Bir tek ben yedim. Biraz da çerkes tavuğu yedim. Bitki çayı içtim sonra da bol bol su. Yapboz götürdüm, kocaman. Ama kızlar kuaför mutfak ve bebek üçlüsünden kurtulamadılar. Deniz dışında. En çok tahta trenle, resim ve dans üzerine kurulu bir oyun kurdu. Bir de hediye paketlerinden birinin ipini kolye haline getirdi ve onunla oynadı. Onu evin kızına hediye edecekti ama vazgeçmiş olsa iyi olur.
Midem dürüm oldu. Beynim de bu kadar saatin sonunda puding oldu. İki anneyi çok sevdim özellikle. Ne iş ki biri devamlı 'Nası yani yaaa oldum' diye konuşan bir güzel.

16 Ekim 2007

Kız anaları yardım edin

Deniz cumartesi günü bir kızlar partisine davet edildi. Tabii ben de.  Kız anaları da toplanıyor.
Benim ilk tecrübem şimdi bi şişe şarap götüremem. Pasta falan götürsem belki yedirmeyen vardır. Evde kısır yapıp mı götürsem? Kıza hediye mi almam lazım? Ama doğumgünü de değil ki.
Oğlan anaları, hadi size de soruyorum.
İmdaaaaakk..

15 Ekim 2007

Şeker bayramını atlatırken

Şu şeker bayramını çok seviyorum ama beni müşkül duruma düşürüp duruyor.
Likörde tek seçeneğim var, kremali turk kahveli likör. Baileys gibi. Fakat bir pigme likör bardağı kadar. Gerisine zorlanırsam doğrudan 'madem içiciiz sek şarap yok mu şarap, bira da olur' diyesim geliyor. Portakal, ahududu yok limon nane, altın likörü falan böğürtü şeklinde geri tepiyor.
Şeker bayramında kuru incir, kayısı, üzüm taraftarıyım en kötü. Arada tatlıdan bayıntı gelmesin diye de ceviz, badem, fındık. Şimdi böyle bi ikramda bulunursam sağlık kaçığı olarak mimleneceğimden evime hep çikolata, şeker alırım. Halbuki ben severim de zararlı şeyleri.
Bu sene mabel'in badem üstü acayip güzel renklere bulanmış drajelerini gördüm. Görüntüsü bir güzel bir güzel.
Ben zordayım. Tatlının t'sinden hoşlanmıyorum. Burda da en az on kere yazmışımdır, kendimi kelaynak gibi hissettiriyor çünkü. Elimde değil. Eskiden de düşkün değildim ama şimdi hiç katlanamıyorum. Midemi allak bullak ediyor. Sabahtan akşama keçi gibi tuz yaliicam ben, o türden. Belki bu blogdan sonra bu patolojik durumum artmıştır.
Bu durumda şeker bayramı nasıl atlatılır?
Tatlı reddeden insan ya seeemiyom diye yalan söylüyordur ya da rejim yapıyordur başka yolu yoktur görüşü genellikle hakim çünkü.
Evime misafir gelenlerde yırtabiliyorum. Misafir gitmem durumunda kaçış yollarım var. Bu yollardan biri kesinlikle tuvalete kaçmak falan diil. Tuvalet sonrası yakalanırsınız. Hiç çıkmazsanız kapı altından bile atılabilir. Çöpe atmak tehlikelidir, çöp araştırılıp ortaya çıkabilir namussuzluğunuz.. Ağzınıza atıp bir müddet çaktırmayıp sonra uygun bir köşe bulup peçeteye çıkarmak bir yöntemdir. Bunu da çantaya atmak tehlikelidir. Sonra cep telefonundan kulağınıza portakal tadı akması olasıdır. Ne yazık ki ilaçlardan yırtmak için bulunan dilaltı yolu işlemez. şeker erir de erir. E şeker bayramında misafirlikte 'ay içim ezildi biraz peynir var mı peenir' deee denmeyeceği malumdur.

Şeker çikolata ikramlarını reddetmeye kalkarsan 'aaa rejim yapiyosun di mi?' yle başlayan işkence sizi bulur. 'Yok aslinda pek yapmiyorum' dersin ama bu nedense evet yapıyorum'la eşdeğerdir. Hemen etraftan toplanılan diyet yapan şahıslarla ilgili anılar anlatılır, 'ne gerek var diyet yapmasana' diye itinalı bir gemici düğümüyle olay soğumaya bırakılır. Sadece bir müddet sonra yine bir kilo mevzuna dönüldüğünde 'aa bak çoban da yapıyomuş, ne gerek var' diye bir taşım kaynatılmaya devam edilir.
'Ama, ama, ben, benn...' diyemezsin bile.
Aslında ben artık alıştım. Öyle de desen böyle de desen gideceği yer aynı olduğu için 'rejim yapıyorum ben almiim şeker' demek en sağlam yoldur. Biraz ısrar edince karşı taraf 'aaa aşkolsun ama bak ne güzel vermişim, lütfen çomak sokma' anafikri etrafında dönen cümlelerle insaflının elinden kurtulmak mümkündür.
E ben bir miktar yedim.
Eve gelince çıkardım salatalıklarımı ve tuzumu..
Kör olacam bu gidişle...

Ay bayılıciim

Nasıl bir sıkıntı. Nasıl bir başağrısı anlatamam.
Hayır, severim yağmuru da çok kapandı birden içim. Üstelik migrenim de yok.
Net bir günlük Konstantinopl maceramızı da.. ahaa, Verlaine. Kim yazmıştı bloguna, chanson d'automne'u? Kim. Verlaine'indi bu. Evreka levreka..Bak keyfim geldi bi saniyeliğine. Hatırlıyabiliyorum bile..
Ne diyordum. Bir günlük İslambol maceramızda bol bol müslim bir miktar gayri müslim gördük geldik. Bre zındıklar. Cumartesi akşam döneriz diyorduk, bi adalara gitsek demiştik. Yok, yağmur da yağmur. Kim deldi bilmem, biri deldi yukarıyı. Dikkatli olunuz biraz...
Çay bana derdi bi ara, kaç yıldır burda yaşıyorum hiç bişii yok, sen her geldiğinde bi ünlü görüyosun diye. Evet. Bu seferimizde de Altan Erkekli ile Demet Şener İ.Kutluay'i gördüm de geldim. Aklınızda olsun, görmek isterseniz, galiba Günaydın'a sık sık gidiyorlar.
Kız güzel, ne yalan söyliyim, at suratlı diye düşünürdüm, pek zarif kızmış. Üzüldüm hallerine, onlar girince bir gariplik oldu. Sonra insanlar boy boy fotoğraf çektirmeye yanlarına damladı. Kızlarını niye evde bırakmışlar diyodum ki, o fotoğraflara ben olsam kızımı katmak istemem. Bi de sonra herkes mıncıklıycak. Off.. Ünlü olmanın bedelini de görmüş olduk. Yalnız ne hikmetse aynı şeyi Altan Erkekli'ye yapmadılar. Soyadından tırsma ihtimali bir neden olabilir.
Aksarayda tek başı açık kadınkız yoktu. Sultanahmette dizi dizi şortlu sandaletli gariban turiz vardı. Bu iki dediğim de son derece rutin bilgiler zaten.
Köprüler ve otoyollar ücretsiz olduğu için ogs bi halta yaramadı, ne zaman kazandırdı ne bişii. Üstelik tüm şahinler otobana düşmüştü ve 120 civarında en sol şeritten seyretme lükslerini yaşıyorlardı. Biz de kıyın kıyın sağdan gittik.
Kırmızı ışıkta biri bize el edip arabadan memnun olup olmadığımızı sordu.
Ne kadar yakıyor, falan... Yoort çok nazikti.
Deniz bi kere bile cozutmadı. Ve bakın, uykum val ama sapıtmadım hala. diyip durdu. Üstelik yaşı ileri büyük teyzelerine de çok iyi davrandı, resimler yapıp duvarlarına yapıştırdı.
Balıkçı Zabahattin amca bayram bayram işinin başındaydı. Kıyafeti pek forma gibiydi. Gözümden süzülüp beynime kazınmış olmalı ki, pazar pazar yoordun mecburi kıyafet alışverişinde girdiği dükkanda kibar eleman bişiler çıkarınca 'Ahaa, balıkçı sabahattin kıyafeti bu' dedim. Eleman nezaketen güldü ama beni görgüsüz bulmuş olmalı. Ne bilsin istanbulda concon bi balıkçı var, sahibi de pek tanınmış, pek zengin.
Herhalde pırtık kıyafetli, ağ ören bi balıkçı zannetti. Öyle sanıyorum.
Birşeyden zehirlendim üzerinize afiyet.
Deniz burdan ayrılmadan dedesinin elini öptü. El öpüşmeyi maaile sevmesek de bir nevi ananemiz diye yaptık. Deniz öptükten sonra 'Eline sağlık eldeniz' demeyi uygun gördü. Niye el öperiz. Çok teelikeli.
Büyük teyzenin evindeyken bir anadolu bayanı geldi, komşuymuş. Bana zorla elini öptürttü. Konuşurken dişlerinin düştüğünden bahsetti. Benim işe geri dönme ihtimalim üzerine ağzından alevler çıkararak 'kocan çalışıyo otur çocuğuna bak evde' diye azarladı. Bir önceki ziyarette de biri 'niye dönmüyosun hala işe' diye azarlamıştı. Her iki teyzeden de ikinci çocuk yapmam konusunda kulak çekiştirmeleri aldım. Annen bişi demiyo mu sana da dedi bir teyzem. Hayır diyince niye, istemiyo mu torun dedi. Annemin bana bu konularda imada bile bulunmadığını, ağzımdaki şeker nedeniyle dilim dönemediği için anlatmadım.
Teyzeleri çok seviyorum. Kendimi yanlarında çok rahat hissediyorum. Öyle hissettiriyorlar. Bu ataklarını da çok be çok hoşgörüyorum.
Yapılacak işlerim var. O kadar istemiyorum ki.. Kendime çorba yaptım. Sabırsızlıkla bekliyorum düdüklüden çıkmalarını. Lahana, kereviz kökü, kereviz sapı, havuç, soğan. Tabak tabak yiycem.
Acaba yağmur yağıyor ya artık, sularımız biraz artmıştır, bir küvet doldurabilir miyim? Hayır otelden lemongrass'lı banyo tuzu aparttım da.
Arakçı, ayıp sana
Arakçı, ayıp sana
(Kaşif Dora'yı bilmiyonuz mu?)

9 Ekim 2007

Korrrrrku

Ehem, insan kendini nasıl zorla mimlettirir, ebe yapar? Gider ekmekçikızın yerine, bi porsiyon duygu sömürüsü, bi porsiyon snıff snıff söyler. Sofrayı donatır tabii ekmekçikız. Çobana da yazı fırsatı çıkar. Yani 'ah ayol yazmiicaktım ama bak makus kader, mimlenmişim, mumlanmışım' der..
En çok korktuğunuz filmlerin adı...

En çok korktuğunuz film, benim gibi etrafa dağılmış keçilerle uğraşan biriyseniz, korku filmi olmayabilir.
Mesela en son Dizi kanalında House'u izlerken 6 yaşındaki güzeller güzeli kızın kolu ve bacağı kesileyazdı diye tir tir tirtemiştim.
Konuyu saptırmada üstüme olmamakla birlikte burda kısa keseceğim ve 1408'i izleyene kadar aklımda kalan ödümü koparanları yazacağım. En çok küçükken korktuğum için olsa gerek, küçükken izlediklerim hemen aklıma geliyor.
Omen 
13.cuma
Kuzuların sessizliği
Korku burnu. The nose of the fear, nııı...
Bi de the machinist vardı ki pek beğenmiştim.
Identity çok güzel bitiyodu. J.Cusack de bir harika zaten..
Se7en vardı, bak ne güzel bitiyodu o. Biraz kaydım mı janrdan, nooldu.
Testere, küp gibi filmlerde daha çok vahşetengiz hislerim hasıl olmuştu. 
Aynı şekilde kıtır kıtır kesilen adamların, yukardan bişiler düşüp de cörtt diye sinek 
gibi ezilen insanların filmi vardı. 
Sahi neydi o filmin adı? Hani bi adamı yatay olarak birkaç tel kesiyodu da birden kanlar akmaya başlıyodu sonra da lakerda gibi parçalar yere düşüyodu.
Küçükken bi de Hitchcock kuşağı varıdı, bayılırdım. Parmakarası izlerdim (hayır o zaman parmakarası terlik yoktu, parmakarasından demek istiyorum).  Kuşlar, sapınk, çok bilen adam, vertigo.
Böyleyken böyle.
Bu film hatırlamalarını seviyorum. Bulmaca gibi zihni biraz silkeliyor.
Kopya çekmemek kaydıyla.
Karikatür: Bittabi Selçuk Erdem...
Çay ve Deli. Sizden de duysak. Şimdi Andy'e desem elleri cebinde agzinda islik havalara bakip duymazliktan gelir. Miso'nun işi başından aşkın. Çay yazsın diye umutluyum, martı adasını hatırlayan zat-ı muhterem. 
Deli kafanı dağıtırsın hadi bakııım.

4 Ekim 2007

O şimdi biiii dadıııı, öhhh ne uzun yazıııı

Çaycığıma çok üzüldüm. Empati diyorlar, ondan bu konu çerçevesinde bende var. Güzel gözlümün dadısını nasıl kovduğunu anlatıyor. Eski zamanlarım aklıma geldi. Ne iç sıkıntısıydı yarebbim.
Ben 12 dadı eskittim. Galiba 12ydi. Şimdi yazınca muhasebeyi görürüz.
Bunu duyan herkes bende bir gariplik olduğunu, daha doğrusu mannnnnnnyyyaak olduğumu düşünür. Düşünüyordur. Doğrudur belki bilmiyorum. Buyrun.
1. Nermin: Denizin doğumundan önce işe aldığım muhteşem ter kokulu bir bayandı. Ter kokusu eve girer girmez iki katı birden kaplardı. Bilmiyorum, o dönemlerde eline bile veremezdim denizi. O yüzden daha cevval birini aramaya başladım.
2. Mürvet: Kadın çok cevvaldi, evet. Beni ilk zamanlarda acayip rahatlattı. Denizi severken ultra soprano gür sesi bile katlanılabilir gibiydi. Kal deyince akşam bir saat daha kalırdı. Ama zamanın parasıyla ekstra 20ytl'yi taksi parası olarak cebe indirir sonra bizim siteden otostop çekerdi. Bunları anlayabiliyorum ama bulimik hallerine tahammül edemedim. Haklıyımdır. Ramazanda tüm gün oruç tutup akşam yedikten sonra böööööğğğğh diye kusan ve bunu çok normel karşılayan bir hanfendiye denizi teslim edeceğim, öyle mi?
3. Rukiye: Allahım ne düzgün bir kızdı. İki tane çocuğu vardı. Akşamları kocası geç geldin diye kızmaya başlayınca ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldı. Durun bu kızın devamı var.
4. Meltem: Çok iyi niyetli bir kızdı. Devamlı burnundan sümükleri akan veya akmasa da alışkanlık edinmiş olduğu için snıııfff diye evde gezen bir kızdı. En son elini cifle yıkadığı için hijyen mefhumunun olmadığını farkettim. Güvenemedim. Ya denizin poposunu cifleseydi. Ne gülüyon?
5. Zeynep: Soyadı uyanık olduğunu ifade etse de acayip bir açıkağızlıydı. Ne söylediğimi anlardı, ne yaptığımı yapabilirdi. En son yolda regl olduğu için donunu yıkayıp, lekesi çıkmayan donu bizim girişin kaloriferine astığında galiba olmayacak diye düşünmüştüm. Ama olacak gibi değildi. Kıza süt yerine rakı vermesi çoook olasıydı.
6. Adını hatırlamadığım kız: Sigara düşmanıyız o zaman. Hala evin içinde içilmesine düşmanız. Hatta annemlerin evinde bile aradasırada uğrarız diye babama sadece 'baloda' diye adlandırdığı balkonodasında içmesini dikte etmişliğim vardır. Bu kurala uyarlar gariplerim. Canlarım. Ben de az diktatör değilim, evet. Gücüm yetene... Neyse, kız dedi ki, ben içmem sigara. İyiydi de, açık görüşlüydü. Pek garipti ama, ben tişörtle gezerken o kalın kazaklar giyerdi evde ve burası sıcak derdi. Ahahahe.eiehniehnareh...İlk gün bana demez mi sigaranız var mı. Hııı dedim. Ben şimdi balkonda bi tane içsem? Git sen evinde iç dedim. Hayır, ne yalan söylüyosun. Madem söyledin niye devam ettirmiyorsun di mi... Birşey istemiştim kızdan birgün de 'bi dakka çayımı içiiim de sonra bakarız' diyince ipini çekmiştim sanırım.
7.İki günlügüne bir kız geldi. Çocuk gelişim mezunu. Bu kadar mı düzgün olunur. Bana uzun uzun anlattı: biri bunu istiyormuş da annesi babası verirse gidecekmiş mecburen. Bişiiler bişiiler. Ben de ablayım ya, canım yazık bak ekonomik özgürlüğün var şudur budur cart curt diye. Bu kadar enayi olunur. Ertesi sabah kalktığımda ne kız vardı ne fotograf makinemiz. Sonra peşine düştük seni polise vericez diyince erkek kardeşi kamerayı geri getirmişti.
8. Bi kadın geldi. Adını yine hatırlamıyorum. Bu da iki gün kaldı çünkü. Devamlı herşeye karışıyor, çorbaya niye öööle şunları bunları koymuyosunuz. Niye bal vermiyosunuz ki, ben vermiştim bişiicik olmamıştı diyo. (altı aylık çccuğuna bal vermiş de, iyi yaşıyor çocuk, bişii olmamış). Sonra kadına taktım ben. Bişiiileri ters. Bi baktım yalan üstüne yalan söylemiş bana. Mayk Hammer gibi tüm yalanlarını yüzüne çemkirdim. Aman şimdi detaya girmiycem.
9. Emine: Ay ne hoş kız. Varoş güzellerinden. Denize ilk şarkısın öğretmişti: ooofffoofff komür gibi yanıyorum oooofffoofff... Olsun, beğendik çok, en uzun devam ettiğimiz kızdı. Onu alıp tatile bile götürdük. Sana layık değil ama... da dedik... Kız tatil boyunca bira üstüne bira içti. Ara ara tuvalete kapanır ve birileriyle telefonda konuşurdu. En son denize minik bebekken bak simdi seninle ugrasamam, sakin aglama, zaten cok sıkkınım dediğinde suratının ortasına çakasım gelmişti. Kızın meğer bir aşnafişna olayları varmış. Amaaan çok komikti. Üstelik zaten sigara da içiyormuş. Ama bu akıllı gelmeden önce ve gittikten sonra içiyormuş. Bana uyar.
10. Tekrar rukiye. Naaapiim. Bu sefer akşam saatini bir saat geriye çekersem kocası izin verir diye düşündüm. Bu kız da enteresan bi alevi. Bi kere ultrasüpermegabişii kadar gururlu ve alıngan. Kaşın kalktı mı kıllanıyo. Bir ara kapı çaldı bi baktım kadının kocası ve kızı, adam kızı elime verdi ve gitti. Hıı dedim, aaa melodi denizi ziyarete geldi dedi. Acayip kızdığımı hatırlıyorum. Nooluyoruz ya, burası işyeri. Kız çok gururluydu ama ben surat astım diye iki hafta suratıma bakmadı. Canım yazık. Neyse sonra bunların bi arsaları vardı sattılar o yüzden ellerine para geçti diye kız ben artık çalışmıycam evime bakıcam diye tekrar ayrıldı. Bi daaa çaaaran na bööle olsun.
11. Ülkü: Memnunum. 2 sene oldu. 2 sene içinde 10 kadın değiştiren için az değil. Arasıra vazgeçemediği yalanları, herşeyi biryere tıkıştırması, sallaması, uyanık geçinmesi... Dönem dönem para az diye greve gitmesi dışında denizle çok iyi anlaştığı için sevdim. Bir kere bile sesi yükselmedi, sabrını kaybetmedi. Deniz onu çok seviyor. Aslında astarında ben de seviyorum bi miktar.
Bunların arasında bir yerde, karar verdim. Bunlara bırakıp işime dönemem diye. Ama işime de gelmişti ne yalan söölim. Biraz durumumuz müsaitti. Tabii çalışsam yoorrt bu kadar stres altında kalmazdı. Ona borcum var.
Bakalım. Bi dakka ya 11 oldu, 12. kimdi ve neydi acaba.
Amaaaan sallaaaaa...

Flaş Flaş

İtiraflarım var:
1. Daha biraz önce Elektrrra'ya 'Geç açılan bloglara ölüm' demiştim ve gidip en ağırını seçtim. Estetik kaygısı beni sağ gösterip sol vuran biri yaptı. Yakında estetik ameliyat da geçiririm.
2. Ne diycektim ben unuttum.
3. Bugünün ilk yazısında ayyyyynen şunu demişim: Hangilerinden hoşlanacağımı kestirebilmekle birlikte....
Deniz'in alacağı branş derslerinden bahsediyorum, buyrun. Hangilerinden hoşlanacağıMı... Evet, bir insanın teyellemeye çalışsa da ilk sökükten patlak verdiğini kanıtlamış oluyorum. Bu da benim bilinçaltımın beni satması şeklinde tezahür etti. Diyebileceğim birşey yok. Sanki önemli bir toplantıda ayakkabılarını çıkarıp bağdaş kurup oturmuşum gibi hissetmekteyim.
4. Bişii daha vardı.
5. Neyse sonra yazarım artıkın.

Hıyng

Ay ugrasamayacam daha fazla.
Birazcık boyle kalsin blogum.
Degisiklik......

L'lerimiz mazi olmak üzere. Yaşasın rrrr

Eğitim sisteminin rezaletinden bahsediyoruz. Çocuklar yarış atı gibi oldu diyoruz, bunu ben ilkokula başlarken de diyorduk. Diyorlardı, ben de dinliyordum. Şimdi yarış atı yetiştirmeye başlama yaşı 3 ila 4müş. Yaşadım da gördüm. Gördükçe kalbime asitler dökülüyormuş gibi, kalbim eriyormuş gibi oldu.
Deniz anaokuluna büyük bir neşeyle gidiyordu, çok eğleniyordu. Hatta yarım günden tam güne hiç sorun yaşamadan geçti. Gündüzleri uyumaya bile başladı. Ben şaşıradurayım meğer pıhtı branş derslerindeymiş.
Tıkandık.
Geçen hafta listeyi verdiler: Satranç, seramik, eşli danslar, drama, bale, binicilik, halk oyunları, piyano (veya keman). Dersler bunlar. Hangisine göndereceğime karar veremedim bir türlü. Dedim ki hepsine bir kez baksın. Hangilerinden hoşlanacağımı kestirebilmekle birlikte, ortam, öğretmen ve hangi arkadaşlarının katıldığı da bu derslere olan bakışını değiştireceğinden tecrübeyle kendisi sabitlesin istedim. Kendi kararını vermesi konusunda biraz abartmış olabilirim, evet. Ama nihayetinde, bir dersin ismini duyduğunda gözleri parlıyorsa ona gönderirim dedim.
İlk başta eşli dans eşli dans dedi. Başka da birşey demedi. Tamam dedik. Ondan önce satranç, bale ve dramayı denedi. Bir sorun görünmüyor ama gözleri de pek parlamıyor. Sonra seramik, yaptığı bardağı bütün fazları ve detaylarıyla anlattı. İstiyorum dedi. Elde var biiir.
Dün ağzından düşürmediği eşli danslara gitti. Rusvari bir hanımkızımız, kırmızı saçlı ve yeşil, uzun, parıl parıl parlayan tırnakları ve şekilli vücuduyla pek hoş. Pedagoji bildiğinden emin değilim. Tüm ders boyu izledim kendilerini kameradan çünkü. Bir iki tane biraz büyük abla ve yaşdaşı bir oğlan çocuğu var. Hakikaten hareketleri çok güzel yapıyorlar. Ben bile izlemekten keyif aldım ve aferin dedim. Arada bir denize de bakıyorum tabii. Deniz hareketlerde zorlandı. İlk defa dans ediyor, büyük bir kalabalığın ucunda bir yerde ve diğer çocuklara bakmaktan öğretmene bakamıyor. Belki de öğretmeni göremiyor bile. Arada öğretmen aralarına geçip hareketlerini düzeltiyor. Yavrum deniz geç kaldı, herkes yüzükoyun yatarken deniz sırtüstü yattı. Canım benim diyip gülerek izledim. Yanımdaki teyze de güzel dans eden oğlan torununu izliyor. Benimkini sordu. Söyledim hiç yorum yapmadı. Aferin oğluma diyip diyip durdu. Ne hoş. Bak yeteneğini bulmuş oğlancık. Ama öyle bir babaannem olsun istemezdim, samimiyetle. Öğretmen denizin yüzüne bakmıyor. Hemen herkesin ufak hatalarını düzeltiyor, denizin yanından su gibi akıp geçiyor. Neden acaba?
Öğreniyorum ki sınıfta daha önce de dans dersi almış çocuklar var. Şimdi bu çocukları aynı kefeye ve aynı yere koyup da en iyiye çikolata vermenin pratik faydası nedir acep? En iyiye çikolata versinler tamam da, öte yandan ilk defa böyle bir ortama giren ve ilk defa dans etmeye çabalayan bi küçüğe de ( kesinlikle benim kızım diye demiyorum, kimin çocuğu olursa olsun) en azından bir kafa okşayıp ilgi gösterip biraz neşe verilse çok mu olurdu?
Kadın, çok eminim ki, ders vermek yerine kendilerine yeni dansçı arıyor. Ben kızımı dansçı olsun diye göndermiyorum fakat o okula. Bunu anlatabilebiliyor muyum?.
Derken ders bitti. Öğretmen yetenkli bulduğu çocukların aileleriyle konuşacakmış. Yanımdaki teyzenin yanına geldi.
Torununuz çok yetenekli.
Çikolata da kazandım baabaaanneee.
Aferin oooluma.
Torununuzu bizim federasyondaki yarışmalara hazırlamak istiyorum.
Aaa tabi ne gerekiyorsa yapalım sonuna kadar. (evet, aynen ve aynen boyle dedi, sonuna kadar! Neyin sonuna kadar be teyze)

Çok güzel de, benim kafam allak bullak oluyor. Bu dersin amacı yarının dansçılarını seçip diğerlerini elemek mi yoksa tüm çocuklara, yetenekli_yeteneksiz, bir dans sevgisi aşılamak, ritm duygusu kazandırmak ve onların eğlenmelerini sağlamak mı? Bir yarış atı niteliklerine bakıp onu o şekilde kanalize etmek ve kaslarına kas katmak mı yoksa çok yeteneği olmasa da, bazı çocuklara da bu güzelliği bir oyun şeklinde vermek mi? Konservatuar elemeleri mi, neşe ve ilgi mi?

Deniz bugün ağlayarak gitti okula. Hayalkırıklığı, en çok istediği derste hiçbir boka yaramadığını, hiç yeteneği olmadığını varsayıp cesaretinin ve özgüveninin saklambaç oynamaya gittiğini görmek onun tüm derslere katılmak istediğine birden ket vurdu. Değer miydi?

Okul yönetimine birşeyler söyleyesim var bugün.

Ayrıca, anababalara, özellikle çocuk okula başladığından itibaren psikolojik destek verilmesi taraftarıyım şu günlerde. Ne kadar aklıbaşında bir anababa profili olursa olsun bu dayatmalar ve hırslarla raydan çıkmak an meselesi. Ben kendime hüsssst demiş bulunuyorum.

Okul müdürüne söyleyeceklerim işte bunlar.