Kafamı toparlayamadığım bir hafta. Dağıtmıştım geçen hafta halihazırda öyle duruyor.
Şu son üç gün içinde bir 30yaşdişim çekilmeli, gömülü dişimin panaromik fotoğrafı çekilmeli, terziden pantelonlarım alınmalı, iş giysilerim nizamlanmalı, kaçık laylom çoraplar atılmalı veya satılmalı, saçlar da kuaförlenmeli, babamın arabasının lastikleri kış lastiğine dönüştürülmeli ve konuyla ilgili diğer işlemler gerçekleştirilmeli : satış, devir, kasko veeesee, yeni gelecek koşu bandı için yer açılmalı bunun için de karmakarışık depomsu yer sıfırdan nizama sokulmalı, eskiden kullandığım ve organize olmamı sağlayan teknolojik aletler bulunmalı ve tozları alınmalı, gerekli tüm cd'ler bilgisayara aktarıldıktan sonra çalmalisteleri hazırlanıp mp3 cd'ler haline getirilmeli. Haftalık yemek listeleri hazırlanmalı. İtalyanca kursum aranıp haftasonuna yer ayırtmalı. Biraz sınav için çalışmalı. Bankaya gidip internet şubesi için gerekli işlemler tamamlanmalı. Yavru için biraz kıyafet alışverişi yapılmalı.
Onlar başka iş de ben şimdi hiç hazzetmediğim bir insan tipini yazacağım: çıkarı uğruna şirin postuna girip insanlara haketmedikleri sıfatlarla yağcılık yapanlar. Hakedilen sıfatları ayrı tutuyorum. Misal, sevmedikleri çocukların ebeveyniyle iyi olmak için, hiç içlerinden gelmediği halde, hiç beğenmedikleri halde çocuğa dünyanın en güzeli, en yakışıklısı deyip devamlı mıncıklayan, onun en yakın teyzesi-amcası benim havası yaratmaya çalışan insanlar var gördüğüm. Yiyor mudur ebeveyn acaba onu merak ederim...
Bu son yazdığım konuyla alakasız bir paragraftır.
....
Konu mu, ne konusu.. Konu mu var yazıda?
...
Maaş hesabı açmak için malak gibi cari işlemler kuyruklarında beklemeye gerek olmadığını bile unutmuş bir insanım..
'Aaa, ama o işe bu desk bakmıyor, ben bakmıyorum' dedi kadın.
'Eeee... Aaaa....Ben bilmediğim için iki saat sırada bekledim.' dedim ben. (Kısmen yalan, bi kere iki saat diil, taş çatlasa 7.54 dakika, üstelik otururken 'angutmusun git yukarı kata bi sor' deyip durdum kendime. Ama içerisi sıcak, banka tenha, dışarıda tıpır tıpır bir yağmur. Emekliler var, izledim baktım, arada dışardaki ceviz ağacına baktım. Sonra boynum hafif açı yaptı sol tarafa doğru, gözlerim kapandı kapanacak. Oturduğum yerden alt tarafımı kaldırmak çok zor...)
'Yeni mi başlıyosunuz?'
'Eee, evet'.. Sesim o kadar ince, kıyafetim o kadar öğrenci gibi ve suratım o kadar liseli gibi ki kadın beni yeni mezun, ilk defa hesap açtıran biri zannetti. Hiç bozasım yok. Yaptı kadın işlerimi. Valla helal olsun, hani özel banka olsa anlarım da diil bi de. Ne tatlı kadındı. Kızını mı hatırladı nooldu bilmiyorum. Üstüne kartını bile verdi.
Sonra gittim belgelerimi vermeye. Git doktora muayene ol dediler. 'Manyetik kartım yok benim, nası girip çıkıcam' dedim, insan kaymaklarından biri bana kendininkini verdi. Kartın üstündeki yazıları okuyup, fotoğrafta çook komik çıkan suratını seyrede seyrede alt kata indim. Bir kere tıklatırmış gibi yaptım kapıyı ve zort diye girdim.
Bir kadın (doktor) karşısında bir kadın (hasta). Bir saniye duraklayıp 'girebilir miyim' dedim ki aslında biraz ayıptı. E içerde bi nevi konsültasyon var.
'Buyrun' dedi doktorhanım.
Zaten hayır dese hiç tınacak halim kalmamış, biraz bezginim, yalnız içerdeki muhabbet de enteresandı. İyi ki dalmışım içeri.
Hasta: 'Doktor hanım, bepanthene'i yüzümde kullanabilir miyim'
Doktor: 'Çok kişi kullanıyor'
Çoban: (Yuh, git arko al kendine, nivea da olur. Ben clemantin kullanıyorum, yok, clarins, hayır, clinic hah o, bir krem bir sene gidiyo. pahalı vesselam, çok iyi ama, kuru ciltler için ideal. Benim ilkokul öğretmenim, kötü insandı hakikaten, dudaklarına derste devamlı bepanten surerdi....nırınımm. )
Hasta: 'Tüy yapıyomuş'
Doktor: 'Öyle diyorlar evet, zaten o cildi çok parıl parıl yapar'
Çoban: (Bi kadın görmüştüm gökçeada'da, rumdu pazar ayinine gidiyodu ne bıyıktı yarebbim o (veya onlar) di mi ööhh bee. Şu paltomu çıkarsam sıcak yaa, yanaklar oldu al al..)
Hasta: 'Merhemini kullaniim o zaman'
Doktor: 'Tabii, canım'
Çoban: (Ya git on dakikada burdan çıkmazsam suratına yoort sürücem bunun. Estetisyene gelmiş sanki..)
'Hasta' gittikten sonra kadın yazı yazmaya başladı. İki dakika bekledim beni tınmadı, anlaşılan alınmış. Ben de 'Bööle pat diye girdim tabii, kusura bakmayın. İşim acele biraz, muayene lazım...'
Muayene oldum. Tansiyonum 12.8 çıktı benim de şapkam uçtu. 'Öööhhh ammma yüksek' dedim. 'Çok normel' dedi doktor. 'Benim için pek diil' dedim. Kadın da 'buraya muayene olmaya gelenlerde yarım yükselir zaten' dedi. Sanki bişii gizliyoruz hastalıklıyız da burası da bi sınav yeri tansiyonmanım yükselecek. Seni gidi doktor... Uff.
İtalyanca öğretmenime 'ben işe başlıyorum haftaya' dedim adam bana
'Ahanda' dedi. Tam olarak ahanda dedi. Sonra 'niye' dedi, sonra da 'sağlık olsun' dedi.
Ben de Silvia'ya verdigim kitabı "gitmeden geri alsam bir daha uğrayamam" düşüncesiyle ona yarı italyanca yarı fransızca yarı ingilizce konuştum. O da o sırada kantinkadınına mercimek köftesini soruyormuş, kantinci bağıra bağıra 'anlamıyom' diyor. Yahu ne baarıyosun, sağır diilsiniz, sadece farklı dil, farklı dil. Silvia benden başkasıyla konuşamıyor sınıfta çünkü biz öyle ya da böyle anlaşıyoruz. Ya da ben onun portekizce karışık italyancasını en çok anlayanım. (çok anladığımdan diil, diğerleri hiç anlamıyo boş boş bakıyor diye...). Tercümanlık ettim. Ruhum daraldı. Ödül olarak Silvia, italyanca pratik yapmak istersem evlerini arayabileceğimi, kocasının italyan olduğunu söyledi. 'aa, sagol, dedim, grazie, ararım tabii..' Tööbe töööbee.
Öyle bişiiler oldu işte.
Üstelik tarkan'in o meşhur deyişi gibi bişii diyesim var ama benim saygım iyi saygıdır.
Saygıdır..
27 Kasım 2007
15 Kasım 2007
Hoşgörü dediğin tek dişi kalmış canafaaaarrr
Dün televiziya açıktı, ne hikmetse.
Kamera şakalarını gördük Deniz'le. Bir kısmını anlatabildim ona, bir kısmında 'alahallaaa niye şimdi o ööle ki, niye öyle yapıyo ki buu' diyip gülmedi bile. Bu yorumlara çok güldüm. Güldüm de güldüm içimden...
Ecnebi memlekette tabii bahsettiğim kamera şakaları. O an düşündüm. Bizde olsa şu hamburger çalan ayı kostümlü on bıçak darbesine kurban gitmişti...
Bir millet genetik olarak tahammülsüz olamaz. Tamamen sosyoekonomikpişikolojik nedenlerle bu kadar hoşgörüsüz.
Çok seviyorum hoşgörenleri. Bir işarkadaşım vardı, arkadaşım olamayacak kadar negatif taraflarını gördüm ama sezarın hakkı sezara çok hoşgörülüydü. Bu yüzden hep anarım onu.
Birkaç saat önce işbankasını arıyorum diye bir hanımı aramışım. Ama çok da emindim bankayı aradığımdan o yüzden doğrulama yapmadan konuya girdim. Genelde yaparım ama bu sefer yapmayacağım tuttu.
'Trafik vergisiyle ilgili birşey danıışacaktııım'
Karşıdan sinirli bir ses yumağı geldi:
'Eee, benimle ne ilgisi var trafik vergisininnnn'
diye gürleyip suratıma telefonu kapattı.
Şu anki ruh halim sirayet etmiş olsa bayana bana şunu derdi:
'Yardımcı olmaya çalışiiim ama benim de bu seneki vergiyle ilgili problemlerim var siz en iyisi bankayı arayın'
veya
'Benim pek işim olmaz, siz bankayı arayın'
hiç olmadı
'Sanırım yanlış oldu hanımefendi'......
Hayatta en sinir olduğum şey birinin suratıma telefonu kapatmasıdır. 'Tekrar aç, taciz et çoban, sen de onun suratına kapat, hatta telefonu kır' dürtüsüyle başbaşa kalırım. Bunu da hiç yapmadığım için şişer şişer otururum yere.
Beş dakika önce biri beni aramış geri aradım. Beni aramışsınız diye.
Yaa, yanlış aramış olabilirim ama sizin numaranız bende var, niye? dedi
Ben de çok güldüm, çok hoşuma gitti. Bugün mutlu muyum neyim.
'Eee belki tanışıyoruzdur' dedim
'Adınız ne' dedi, 'çoban' dedim.l
Çok kibarca özür diledi. Ne önemi vardı, bunu dedim ben de. Saygıyla kapattık telefonu.
Kimseyi bilmem ama ben insanlara hoşgörü gösterdiğimde sanki tuvaleti çamaşır suyuyla dezenfekte etmişim gibi huzur doluyorum. Çok kez test ettim, hepsinde aynı huzuru duydum. Çamaşırsuyu huzuru. Güzel başlık..
Trafikte önüme kıran arabaya korna düzmektense 'aaa şaşkına bak' diyip gülüyorum.
Eeeeeyt, bu kadarı da fazla bee. Silkin kendine gel çoban.
Çatlaklık da bir yere kadar.....
Kamera şakalarını gördük Deniz'le. Bir kısmını anlatabildim ona, bir kısmında 'alahallaaa niye şimdi o ööle ki, niye öyle yapıyo ki buu' diyip gülmedi bile. Bu yorumlara çok güldüm. Güldüm de güldüm içimden...
Ecnebi memlekette tabii bahsettiğim kamera şakaları. O an düşündüm. Bizde olsa şu hamburger çalan ayı kostümlü on bıçak darbesine kurban gitmişti...
Bir millet genetik olarak tahammülsüz olamaz. Tamamen sosyoekonomikpişikolojik nedenlerle bu kadar hoşgörüsüz.
Çok seviyorum hoşgörenleri. Bir işarkadaşım vardı, arkadaşım olamayacak kadar negatif taraflarını gördüm ama sezarın hakkı sezara çok hoşgörülüydü. Bu yüzden hep anarım onu.
Birkaç saat önce işbankasını arıyorum diye bir hanımı aramışım. Ama çok da emindim bankayı aradığımdan o yüzden doğrulama yapmadan konuya girdim. Genelde yaparım ama bu sefer yapmayacağım tuttu.
'Trafik vergisiyle ilgili birşey danıışacaktııım'
Karşıdan sinirli bir ses yumağı geldi:
'Eee, benimle ne ilgisi var trafik vergisininnnn'
diye gürleyip suratıma telefonu kapattı.
Şu anki ruh halim sirayet etmiş olsa bayana bana şunu derdi:
'Yardımcı olmaya çalışiiim ama benim de bu seneki vergiyle ilgili problemlerim var siz en iyisi bankayı arayın'
veya
'Benim pek işim olmaz, siz bankayı arayın'
hiç olmadı
'Sanırım yanlış oldu hanımefendi'......
Hayatta en sinir olduğum şey birinin suratıma telefonu kapatmasıdır. 'Tekrar aç, taciz et çoban, sen de onun suratına kapat, hatta telefonu kır' dürtüsüyle başbaşa kalırım. Bunu da hiç yapmadığım için şişer şişer otururum yere.
Beş dakika önce biri beni aramış geri aradım. Beni aramışsınız diye.
Yaa, yanlış aramış olabilirim ama sizin numaranız bende var, niye? dedi
Ben de çok güldüm, çok hoşuma gitti. Bugün mutlu muyum neyim.
'Eee belki tanışıyoruzdur' dedim
'Adınız ne' dedi, 'çoban' dedim.l
Çok kibarca özür diledi. Ne önemi vardı, bunu dedim ben de. Saygıyla kapattık telefonu.
Kimseyi bilmem ama ben insanlara hoşgörü gösterdiğimde sanki tuvaleti çamaşır suyuyla dezenfekte etmişim gibi huzur doluyorum. Çok kez test ettim, hepsinde aynı huzuru duydum. Çamaşırsuyu huzuru. Güzel başlık..
Trafikte önüme kıran arabaya korna düzmektense 'aaa şaşkına bak' diyip gülüyorum.
Eeeeeyt, bu kadarı da fazla bee. Silkin kendine gel çoban.
Çatlaklık da bir yere kadar.....
13 Kasım 2007
Mimmimmimimimmm
Yazar beni mimlemiş. Özlü söz. Güzel yumurta. Bunu yazacağım.
Öncelikle bugün 5 sene aradan sonra tekrar diş hekimine gittiğimi vurgulayayım. Ben aslında dişçi derim ama gariplerim çok bozuluyorlar. Diş hekimi diycez. Tekrarlayın, diş heeekiii....
Son gittiğim amcadan sonra pek genç idi bu. Ama iyiydi. Matraktı. Bol bol sohbet ettik.
Ben acı eşiğimin, acı eşşeğimin aslında yüksek olduğunu söyledikten yaklaşık bir dakika sonra tam ortadan yediğim iğneyle biraz sarsıldım. İşin kötüsü yediğim iğneye rağmen acı yine beni sarsacak şiddetteydi. Normalmiş. İğne yapmasa kıvranıyor olurdum herhalde. Acımın olduğu gözümden yaş gelmesiyle anlaşılıyor benim, şakır şakır aktılar.
Bir yandan yağmur, bir yandan yaş. Heryer ıslak..
Bir 34 yaş dişiyle bir 32 yaş dişinin çekilmesi gerektiğine karar verdi dişoyanım, içine bade koyanım. 34 yaş dişi çünkü henüz çıkmış değil dolayısıyla cerrahi müdahaleye ihtiyaç varmış.
Bir iğne zerkedilip iki yer oyulup dolduruldu. Öğledensonra mayışıklığı geçtiği için sevdiğim filmlerden olan Don Juan de Marco eşliğinde mısır bile yedim patlatıp. Marlon Brando. Hmm nefis. Faye teyze, ıım, eee.. Conidep, hmm o da nefis. Kıyak geçtim kendime.
Hadi mimimi de yazayım, daha önce de yazmıştım ama en sevdiğim bu. Özlü mü, derin mi, hiç sanmıyorum. Ama yine de yazacağım. Tekrardan söyleyeyim, türkçeye çevirmeye ne elim ne başka bi tarafım elveriyor.....E durumuma da uygun son zamanlarda özellikle...
-A man's got to believe in something. I believe I'll have another drink. (W.C. Fields)
Öncelikle bugün 5 sene aradan sonra tekrar diş hekimine gittiğimi vurgulayayım. Ben aslında dişçi derim ama gariplerim çok bozuluyorlar. Diş hekimi diycez. Tekrarlayın, diş heeekiii....
Son gittiğim amcadan sonra pek genç idi bu. Ama iyiydi. Matraktı. Bol bol sohbet ettik.
Ben acı eşiğimin, acı eşşeğimin aslında yüksek olduğunu söyledikten yaklaşık bir dakika sonra tam ortadan yediğim iğneyle biraz sarsıldım. İşin kötüsü yediğim iğneye rağmen acı yine beni sarsacak şiddetteydi. Normalmiş. İğne yapmasa kıvranıyor olurdum herhalde. Acımın olduğu gözümden yaş gelmesiyle anlaşılıyor benim, şakır şakır aktılar.
Bir yandan yağmur, bir yandan yaş. Heryer ıslak..
Bir 34 yaş dişiyle bir 32 yaş dişinin çekilmesi gerektiğine karar verdi dişoyanım, içine bade koyanım. 34 yaş dişi çünkü henüz çıkmış değil dolayısıyla cerrahi müdahaleye ihtiyaç varmış.
Bir iğne zerkedilip iki yer oyulup dolduruldu. Öğledensonra mayışıklığı geçtiği için sevdiğim filmlerden olan Don Juan de Marco eşliğinde mısır bile yedim patlatıp. Marlon Brando. Hmm nefis. Faye teyze, ıım, eee.. Conidep, hmm o da nefis. Kıyak geçtim kendime.
Hadi mimimi de yazayım, daha önce de yazmıştım ama en sevdiğim bu. Özlü mü, derin mi, hiç sanmıyorum. Ama yine de yazacağım. Tekrardan söyleyeyim, türkçeye çevirmeye ne elim ne başka bi tarafım elveriyor.....E durumuma da uygun son zamanlarda özellikle...
-A man's got to believe in something. I believe I'll have another drink. (W.C. Fields)
8 Kasım 2007
Tofıllı kabak dolması
Ne eziyettir bu aman bee.
Üç gündür Toefl'a kaydolup adam gibi bir sınav geçireyim diye uğraşıyorum. Akşamları çıkan ateşim bu yüzdendir sanırım.
Önce nereye başvurucaz sorununu aştım. İnternet sağolsun. Meğer bir sitesi varmış. Dünya kadar bilgi. Bi tane IBT bi tane PBT koymuşlar. IBT internet based test, PBT de paper based testmiş. Ne farkı varı okuduk, içeriklerini okuduk, nasıl kaydolucaz okuduk. Ben kendim ve iç sesim.. IBT'de speaking de varmış, diğerinde yokmuş. İlk önce hangisine katılıcaz. Yakın zaman olsun istiyorsanız ve de hızlı sonuç için IBT, PBT ise bana daha rahat, çünkü sezmişim önceden başıma geleceği. PBT'ye hemen ocakta girebilirsiniz dedi Amerikan Derneğindeki bayan. Girdim, kaydolucam, elimde kredi kartı. Eee, ocaktakine no seats available diyor ve bir dahaki nisanda.
E o zaman IBT olsun. Bu sefer de onun dokümanları indirildi, sınav yerlerine saatlerine bakıldı. Tamam gibi.
Aaaa kimlik sorunu var. İmzanız olsun diyor. E imzam bir tek pasaportumda var onun da fotoğrafı kayık ve zaten zamanı geçecek o tarihe kadar. İkinci ID olabilecek nüfus cüzdanı. Onun da kimlik numarası eksik ve imza kısmı yok. Bu mealde bir e-mail yazmak bir sonraki işim oldu. Cevap gelsin de artık kaydolayım yoksa yine no seats available diycek. Cevap 2 saatte geldi, maşallah hızır gibi, takdir ettim ama böyle cevap gelmez olsaymış. Yorulmasalarmış. Çünkü bana kimliğimi imzalamamı önerdiler. Ehliyeti mesela, veya TC Nüfus kağıdımı. Sağolun.
O sırada aklıma klavye kullanımı geldi. Araştırdım. Benim 12-13 yaşında on parmak öğrendiğim için kemikleşmiş bir F klavye kullanımım mevcut. Q klavyeden F'e geçirmek pek kolay, seçeneklerden seçiveriyorsun. Bu yüzden bu güne kadar hiçbir problemle karşılaşmadım. Bu arkadaşlar internet sitesine Q klavye öğrenmeye başlayın gibi birşey yazınca tüylerim kalktı ve hemen sınavı veren yerlerden birine telefon ettim. Kadın problemimi duyunca
Yok hanfendi, donanımla ilgili bir değişiklik yapamazsınız dedi
(anladım ki anlamamış ne dediğimi.)
Donanım diil ki, yazılım bu...
Olmaz, kesin kurallar var.
E şimdi siz bana diyosunuz ki F klavye kullanan birinin bu sınava girmeye hakkı yok. Q'yu denemeye çalışsa bile 100 kilometre geriden başlaması lazım.
Bilmiyorum bu çıkarım yapılabilir mi
Ben de bilmiyorum başka çıkarım yapılabilir mi
(Tüylerim inmiyor bir türlü.)
Ama siz isterseniz klavyeyi değiştirebilirsiniz seçeneklerden.
E iyi ya ben de onu diyorum, yanımda kendi klavyemi getireyim demiyorum ki.
Ben de size bunu anlatmaya çalışıyordum (azar), değiştirirsiniz, i bastığınız yerde ı çıkar, noktayla virgülün yeri değişir..
(aaa hala anlamadı yaa)
Sizin dediğiniz q'dan f'e çevirme değil, q ingilizceden q türkçeye çevirmek
Ötekini yapmak mümkün değil.
Niye değil, siz biraz önce dediniz q'lar arasinda değişiklik yapabilirsiniz peki niye qyla f arasında değişiklik yapamıyoruz?
Maalesef mümkün değil
Ama ne farkı var.
Aslında siz biraz q klavye çalışsanız yaparsınız bence..
(annenizi ve karınızı afedersin)
Hanfendi on parmak f'i çok seri şekilde 20 senedir kullanan biri q'ya bir ayda nasıl alışsın.
Yapabileceğim birşey yok.
Demek ki dediğim çıkarım tam oturuyo, f klavye kullanıyorsanız bu sınava giremezsiniz.
Öyle diyorsanız.
Öyle diyorum başka birşey de denemez zaten. Peki iyi günler.
Yoort olmasa bu işi eskale etmeyi düşünmezdim açıkçası. Birşey olacağını düşünmediğim için gereksiz yere moral bozulmasın. E ID'yi imzalayın gibi bir çözüm bulan zihniyetin bu kadınınkinden farklı olmayacağı, 'oraya yazmışız işte q diye, f olmaz' diyerek kestirilip attırılacağından eminim.
İzleyip görelim bakalım ne yapacağım.
Ayrımcılık diye gazetelere de yazsam.
Sırf kıllık olsun diye..
Nisanda tofıla gireceğime mayısta kpds'ye girmek daha akıl karı. Karı değil ama bu klavyede şapka nasıl çıkarılır bilemiyorum.
Üç gündür Toefl'a kaydolup adam gibi bir sınav geçireyim diye uğraşıyorum. Akşamları çıkan ateşim bu yüzdendir sanırım.
Önce nereye başvurucaz sorununu aştım. İnternet sağolsun. Meğer bir sitesi varmış. Dünya kadar bilgi. Bi tane IBT bi tane PBT koymuşlar. IBT internet based test, PBT de paper based testmiş. Ne farkı varı okuduk, içeriklerini okuduk, nasıl kaydolucaz okuduk. Ben kendim ve iç sesim.. IBT'de speaking de varmış, diğerinde yokmuş. İlk önce hangisine katılıcaz. Yakın zaman olsun istiyorsanız ve de hızlı sonuç için IBT, PBT ise bana daha rahat, çünkü sezmişim önceden başıma geleceği. PBT'ye hemen ocakta girebilirsiniz dedi Amerikan Derneğindeki bayan. Girdim, kaydolucam, elimde kredi kartı. Eee, ocaktakine no seats available diyor ve bir dahaki nisanda.
E o zaman IBT olsun. Bu sefer de onun dokümanları indirildi, sınav yerlerine saatlerine bakıldı. Tamam gibi.
Aaaa kimlik sorunu var. İmzanız olsun diyor. E imzam bir tek pasaportumda var onun da fotoğrafı kayık ve zaten zamanı geçecek o tarihe kadar. İkinci ID olabilecek nüfus cüzdanı. Onun da kimlik numarası eksik ve imza kısmı yok. Bu mealde bir e-mail yazmak bir sonraki işim oldu. Cevap gelsin de artık kaydolayım yoksa yine no seats available diycek. Cevap 2 saatte geldi, maşallah hızır gibi, takdir ettim ama böyle cevap gelmez olsaymış. Yorulmasalarmış. Çünkü bana kimliğimi imzalamamı önerdiler. Ehliyeti mesela, veya TC Nüfus kağıdımı. Sağolun.
O sırada aklıma klavye kullanımı geldi. Araştırdım. Benim 12-13 yaşında on parmak öğrendiğim için kemikleşmiş bir F klavye kullanımım mevcut. Q klavyeden F'e geçirmek pek kolay, seçeneklerden seçiveriyorsun. Bu yüzden bu güne kadar hiçbir problemle karşılaşmadım. Bu arkadaşlar internet sitesine Q klavye öğrenmeye başlayın gibi birşey yazınca tüylerim kalktı ve hemen sınavı veren yerlerden birine telefon ettim. Kadın problemimi duyunca
Yok hanfendi, donanımla ilgili bir değişiklik yapamazsınız dedi
(anladım ki anlamamış ne dediğimi.)
Donanım diil ki, yazılım bu...
Olmaz, kesin kurallar var.
E şimdi siz bana diyosunuz ki F klavye kullanan birinin bu sınava girmeye hakkı yok. Q'yu denemeye çalışsa bile 100 kilometre geriden başlaması lazım.
Bilmiyorum bu çıkarım yapılabilir mi
Ben de bilmiyorum başka çıkarım yapılabilir mi
(Tüylerim inmiyor bir türlü.)
Ama siz isterseniz klavyeyi değiştirebilirsiniz seçeneklerden.
E iyi ya ben de onu diyorum, yanımda kendi klavyemi getireyim demiyorum ki.
Ben de size bunu anlatmaya çalışıyordum (azar), değiştirirsiniz, i bastığınız yerde ı çıkar, noktayla virgülün yeri değişir..
(aaa hala anlamadı yaa)
Sizin dediğiniz q'dan f'e çevirme değil, q ingilizceden q türkçeye çevirmek
Ötekini yapmak mümkün değil.
Niye değil, siz biraz önce dediniz q'lar arasinda değişiklik yapabilirsiniz peki niye qyla f arasında değişiklik yapamıyoruz?
Maalesef mümkün değil
Ama ne farkı var.
Aslında siz biraz q klavye çalışsanız yaparsınız bence..
(annenizi ve karınızı afedersin)
Hanfendi on parmak f'i çok seri şekilde 20 senedir kullanan biri q'ya bir ayda nasıl alışsın.
Yapabileceğim birşey yok.
Demek ki dediğim çıkarım tam oturuyo, f klavye kullanıyorsanız bu sınava giremezsiniz.
Öyle diyorsanız.
Öyle diyorum başka birşey de denemez zaten. Peki iyi günler.
Yoort olmasa bu işi eskale etmeyi düşünmezdim açıkçası. Birşey olacağını düşünmediğim için gereksiz yere moral bozulmasın. E ID'yi imzalayın gibi bir çözüm bulan zihniyetin bu kadınınkinden farklı olmayacağı, 'oraya yazmışız işte q diye, f olmaz' diyerek kestirilip attırılacağından eminim.
İzleyip görelim bakalım ne yapacağım.
Ayrımcılık diye gazetelere de yazsam.
Sırf kıllık olsun diye..
Nisanda tofıla gireceğime mayısta kpds'ye girmek daha akıl karı. Karı değil ama bu klavyede şapka nasıl çıkarılır bilemiyorum.
Labels:
Çatlatan telefon konuşmaları,
Pis Tofıl
3 Kasım 2007
Bi tavşan varmıııış, ödü mödü kopaaaaannn
Bugün Deniz'in okuldan arkadaşı Şaziye'nin doğumgünü. Annesi pek tatlı bir bayan. Evde değil de bir kulüpte yapmaya karar vermiş doğumgününü.
Arkadaşım iki gün öncesinden karar verdi kıyafetlerine. Şıkşıkıdım. Saçlarının önü dünden örgülüydü bugün kıvırcık olsun istediği için gece açmadı. Öğlen giyindiii, süslendiii ve gittik.
Kulübe girdik, alt kata indik. Çığlıklar, boğazlanma benzeri sesler vardı fakat eğlenceymiş ben ne biliim. Karanlık bir yerden geçip 'oyunodası' na girdik. Oyunodası gözle görülür penceresi olmayan (mikroskop serbest), muşamba tabanlı bir oda.
Ben olsam gazodası derdim daha çok andırıyor sanki. Görmüşlüğüm yok da tahmin ediyorum.
Ana o ne? Çocuklar halka, halkanın ortasında Batman, dışında Robin. İki adet sivilceli bey arkadaş. Kız çocuk partisine bi pamık prenses daha iyi giderdi sanki. Herkeş bağırıyor çağırıyor. Deniz'in teller kopmak üzere, 'ee iyi hadi çıkalım çoban' deyince anladım ki bugün eğlence günü olmayacak. İşkence günü olacağını çıkaramadım çoban kafamla.
Batman Deniz'e doğru seyirtip 'Hödödödöhehededee' diye birşeyler der demez Deniz 'böoooooooooooööö' diye ağlamaya başladı. Koala misali yapıştı. Bana tırmanma becerisine hayran kaldım. Bambu ağacıydım ben sanki. Deniz'i oyuncak bebeği gibi seven İffet arkadaşı hemen yanımıza geldi. 'Bak o gerçekten Batman diiil, şapka veriyo takıyoruz, oynuyoruz' gibi birşeyler anlatmaya çalıştı ama nafile. Deniz, koala halt etmiş, ahtapotvari bir yaklaşımla vücudumu kendisininkine yapıştırdı. Beş dakika aynı poz. Ortadan bel verdim sanıyorum. Bel başka yerden verilmez zaten, ayıp. Daha fazla Batman ve daha fazla ciyak çekemeyeceğime karar vererek Deniz'i 'amaan sonra geliriz gel yukarı çıkalım' diyerek anne kısmına götürdüm.
Ağlaması durmadı fakat. Yukarıda da aşağıdaki moron oyundan sıkılmış olan akıllı, aynı oranda hiperaktif birkaç oğlanın, zembereği boşalmış oyuncaklar gibi zıp bir oraya, zıp bir buraya koşmasıyla başı döndü hanfendinin. Yanıma geldi, ağlama devam... Bir ara su içip sakinleşti. Ben bir yandan kucağımdaki Koalakardeşle, bir yandan da yeni tanıştığım birkaç bayanla kısa özlü muhabbetler içindeyim. Tam duruldu, içeriye girecek, bir anne geldi. 'Bak o gerçek diil, kostüm o içinde bi abi var' der demez Deniz yine 'böohighgğhüohaaaaa' diye ağlamaya başladı. Yanımdaki akıllı ve sevimli anne Deniz'in kafasını başka yerlere çekmeyi becerdi. Biraz sakinleşti. Sonra da başka bir anne geldi 'sen niyeee aaaalıyoşun bakiiim' diye sordu. Deniz cevaben şunu dedi: 'bööühaühğhüahahaaaiööööö'. Allahım e durmuyo yav. Bir kişi daha seyirtirken ben 'yok bişi yok bişi aaaa abajura bak, bizim evdekinden' diyodum...Bizim evde benzer abajur var mı onun bile ayırdında değilim. Deniz en son kafasını bana yaslayıp 'çoban, altık bu konuda konuşmak istemiyolum' dedi. 'Tamam' dedim ve söz verdiğim gibi bir daha konuşmadım.
Gelip ilgi gösteren annelere de 'şimdi bu konuyu konuşmuyoruz biz' demek ayıp olacaktı, oldu da. )))))
Sonra aşağıdaki çocuklar geldi, deniz biraz düzeldi. Masanın etrafına oturup yiyecek yemeye başladılar. Deniz güzel bir yere konuşlandı. İyiydi. Derken batman abi çıkagelmesin mi. Aaaaaa. Git gitt...Hem de denizin tam karşısında durup çatlak sesiyle bişiiler bağırıyo. Denize baktım garibim, yutkunmaya başladı. Kaşlar çatı haline gelip en son gözlerini kapattığında yanına seyirttim. Şaziye'nin annesi batmani denizin arkasına bir yere konuşlandırıp kafasındaki salak batman maskesini çıkarmasını buyurdu. Çocukcağız emirlere itaat etti. Deniz benim elimi bir dakika bile bırakmadı. Ben cüce masasıyla cüce sandalyelerinin arasında biryerde mahçup mahçup bir yandan denizin elini tutmaya çalışıp bir yandan alaturka helada iş üstündeymiş gibi bir pozda objektiflerin hepsine gülümsedim.... meye çalıştım en azından. Diyeceğim o ki, fotoğrafların hepsinde biz çıktık, ben ağlamaklı, Deniz ağlak. Fotoğrafları çok merak ediyorum.
Tahmin oluncağı üzere, Denizkızının ağlaması durmadı. Bir yandan vişne suyu ve su, bir yandan garip şekilli pudra şekerli bir kurabiye arada veriyorum kafası dağılsın diye.
Sonunda o kadar hıçkırık ve o kadar su, pasta masta yüzünden, bir miktar da ağlamamak için kendisini kastığından, kustu.
O sırada artık benim sinirler kadayıftı.
Tuvalet nerde?
Temizlendik. Çok iyi davrandım Deniz'e, kendimle gurur duyuyorum.
Denizcim hadi gidiyoruz.
Annesi çok üzüldü beş kere özür diledi (yazık, kadıncaaz, ne kabahatin var da özür diliyosun), babası on kere hoşçakalın dedi (zannımca o pek bi mutlu oldu)
Ben de bu partiden ürkek tavşanımın elinden tutarak çıktım.
Bir daha kulüp partisine gidilmeyecek.
E bu da bişiidir... Güzeeel...
Dee. evde tavşan beslediğimi bilmiyodum, değişik bişii oldu bana.
PS. Çok şaşırıp da soranlara 'çok hassas benim kızım, iiiküüüsü yüksek napiim' diyecem, 'ödlek' demenin annecesi. Canım, yazık.
Arkadaşım iki gün öncesinden karar verdi kıyafetlerine. Şıkşıkıdım. Saçlarının önü dünden örgülüydü bugün kıvırcık olsun istediği için gece açmadı. Öğlen giyindiii, süslendiii ve gittik.
Kulübe girdik, alt kata indik. Çığlıklar, boğazlanma benzeri sesler vardı fakat eğlenceymiş ben ne biliim. Karanlık bir yerden geçip 'oyunodası' na girdik. Oyunodası gözle görülür penceresi olmayan (mikroskop serbest), muşamba tabanlı bir oda.
Ben olsam gazodası derdim daha çok andırıyor sanki. Görmüşlüğüm yok da tahmin ediyorum.
Ana o ne? Çocuklar halka, halkanın ortasında Batman, dışında Robin. İki adet sivilceli bey arkadaş. Kız çocuk partisine bi pamık prenses daha iyi giderdi sanki. Herkeş bağırıyor çağırıyor. Deniz'in teller kopmak üzere, 'ee iyi hadi çıkalım çoban' deyince anladım ki bugün eğlence günü olmayacak. İşkence günü olacağını çıkaramadım çoban kafamla.
Batman Deniz'e doğru seyirtip 'Hödödödöhehededee' diye birşeyler der demez Deniz 'böoooooooooooööö' diye ağlamaya başladı. Koala misali yapıştı. Bana tırmanma becerisine hayran kaldım. Bambu ağacıydım ben sanki. Deniz'i oyuncak bebeği gibi seven İffet arkadaşı hemen yanımıza geldi. 'Bak o gerçekten Batman diiil, şapka veriyo takıyoruz, oynuyoruz' gibi birşeyler anlatmaya çalıştı ama nafile. Deniz, koala halt etmiş, ahtapotvari bir yaklaşımla vücudumu kendisininkine yapıştırdı. Beş dakika aynı poz. Ortadan bel verdim sanıyorum. Bel başka yerden verilmez zaten, ayıp. Daha fazla Batman ve daha fazla ciyak çekemeyeceğime karar vererek Deniz'i 'amaan sonra geliriz gel yukarı çıkalım' diyerek anne kısmına götürdüm.
Ağlaması durmadı fakat. Yukarıda da aşağıdaki moron oyundan sıkılmış olan akıllı, aynı oranda hiperaktif birkaç oğlanın, zembereği boşalmış oyuncaklar gibi zıp bir oraya, zıp bir buraya koşmasıyla başı döndü hanfendinin. Yanıma geldi, ağlama devam... Bir ara su içip sakinleşti. Ben bir yandan kucağımdaki Koalakardeşle, bir yandan da yeni tanıştığım birkaç bayanla kısa özlü muhabbetler içindeyim. Tam duruldu, içeriye girecek, bir anne geldi. 'Bak o gerçek diil, kostüm o içinde bi abi var' der demez Deniz yine 'böohighgğhüohaaaaa' diye ağlamaya başladı. Yanımdaki akıllı ve sevimli anne Deniz'in kafasını başka yerlere çekmeyi becerdi. Biraz sakinleşti. Sonra da başka bir anne geldi 'sen niyeee aaaalıyoşun bakiiim' diye sordu. Deniz cevaben şunu dedi: 'bööühaühğhüahahaaaiööööö'. Allahım e durmuyo yav. Bir kişi daha seyirtirken ben 'yok bişi yok bişi aaaa abajura bak, bizim evdekinden' diyodum...Bizim evde benzer abajur var mı onun bile ayırdında değilim. Deniz en son kafasını bana yaslayıp 'çoban, altık bu konuda konuşmak istemiyolum' dedi. 'Tamam' dedim ve söz verdiğim gibi bir daha konuşmadım.
Gelip ilgi gösteren annelere de 'şimdi bu konuyu konuşmuyoruz biz' demek ayıp olacaktı, oldu da. )))))
Sonra aşağıdaki çocuklar geldi, deniz biraz düzeldi. Masanın etrafına oturup yiyecek yemeye başladılar. Deniz güzel bir yere konuşlandı. İyiydi. Derken batman abi çıkagelmesin mi. Aaaaaa. Git gitt...Hem de denizin tam karşısında durup çatlak sesiyle bişiiler bağırıyo. Denize baktım garibim, yutkunmaya başladı. Kaşlar çatı haline gelip en son gözlerini kapattığında yanına seyirttim. Şaziye'nin annesi batmani denizin arkasına bir yere konuşlandırıp kafasındaki salak batman maskesini çıkarmasını buyurdu. Çocukcağız emirlere itaat etti. Deniz benim elimi bir dakika bile bırakmadı. Ben cüce masasıyla cüce sandalyelerinin arasında biryerde mahçup mahçup bir yandan denizin elini tutmaya çalışıp bir yandan alaturka helada iş üstündeymiş gibi bir pozda objektiflerin hepsine gülümsedim.... meye çalıştım en azından. Diyeceğim o ki, fotoğrafların hepsinde biz çıktık, ben ağlamaklı, Deniz ağlak. Fotoğrafları çok merak ediyorum.
Tahmin oluncağı üzere, Denizkızının ağlaması durmadı. Bir yandan vişne suyu ve su, bir yandan garip şekilli pudra şekerli bir kurabiye arada veriyorum kafası dağılsın diye.
Sonunda o kadar hıçkırık ve o kadar su, pasta masta yüzünden, bir miktar da ağlamamak için kendisini kastığından, kustu.
O sırada artık benim sinirler kadayıftı.
Tuvalet nerde?
Temizlendik. Çok iyi davrandım Deniz'e, kendimle gurur duyuyorum.
Denizcim hadi gidiyoruz.
Annesi çok üzüldü beş kere özür diledi (yazık, kadıncaaz, ne kabahatin var da özür diliyosun), babası on kere hoşçakalın dedi (zannımca o pek bi mutlu oldu)
Ben de bu partiden ürkek tavşanımın elinden tutarak çıktım.
Bir daha kulüp partisine gidilmeyecek.
E bu da bişiidir... Güzeeel...
Dee. evde tavşan beslediğimi bilmiyodum, değişik bişii oldu bana.
PS. Çok şaşırıp da soranlara 'çok hassas benim kızım, iiiküüüsü yüksek napiim' diyecem, 'ödlek' demenin annecesi. Canım, yazık.
2 Kasım 2007
Evreka
Son zamanlarımın yeni sesini de buldum. Ses güzel, muazzam, çok güzel. Şarkılarından iki tanesini dinledim henüz, sevmedim ama ses güzel. seesss. Biraz blues rock yapsa 10 sene sonra alırım albümlerini..
Şu sıralar biraz pop idol gibi.. Hemi de amerikanlarınkinden. Bıyyyggg..
John Mayer, bayanlar baylar.
Şu sıralar biraz pop idol gibi.. Hemi de amerikanlarınkinden. Bıyyyggg..
John Mayer, bayanlar baylar.
1 Kasım 2007
La 'dolce vita' sta finendo....
Bilmem böyle denir mi, yarım yamalak italyancamla pörtlettim. Tatlı hayat bitmekte yani.
Anlaşıldı ki ben kendimi acayip suçlu hissediyorum Deniz'e karşı.
Neden? Çünkü bugün gittim kıza yeni yeni kıyafetler ve bir iki oyuncak aldım. Paraları ilerde alacağım maaştan mahsup edilmek üzere. Bahane de yarın fotoğraf çekimi var, cumartesi günü arkadaşının doğumgünü partisi var. Kıyafetler bu yüzden. E gitmişken bir pony bir de winx kızı bir de zıplayan kurbağalar alıverdim. Hepsini de kredi kartıma taksit yaptırdım.
Kim inanır bahanelere. Basbayağı suçlu hissediyorum. Tüm gün okula giden arkadaşla sadece bir saatimiz eksik kalacak gibi görünüyor ama ben alışveriş sapığı oluverdim. Bir nev'i özür. Aaa gelme üstüme artık.
Sonra DienaR'a attım kendimi. Evde okunmamış kitap kalmamış gibi son bir ayımın okunmaya çalışılacaklar listesine de yazdırdım bunları. İlki Ankara'da gölge oyunları. Bülent Orakoğlu'nun. Bayağı bir kısmını okudum sanırım. En çok genç subaylar kısmına takıldım.
Sonra daha önce hiç okumadığım Kurt Vonnegut aldım. (arakçı ayıp sana) İlk kitabı Mavisakal'a başlar gibi yaptım. Şu pasajı okuduktan sonra elimi yaktı bıraktım (uzundur):
Türklerle ittifak halindeki Alman İmparatorluğu, bu yüzyılın ilk soykırımını değerlendirmeleri için ülkeye nemelazımcı askeri gözlemciler gönderdi. Soykırım, henüz hiçbir lisana girmemiş bir sözcüktü o zaman. Günümüzde bu sözcüğün anlamı, dünyanın her yerinde, insan ırkının tanımlı bir altfamilyasına mensup herkesin, kadın, erkek, çocuk denmeden öldürülmesini amaçlayan, dikkatle planlanmış bir girişim olarak biliniyor. (burda çeviri hatası, daha doğrusu türkçe hatası gördüm)
Böylesine iddialı projelerin beraberinde getirdiği sorunlar tam anlamıyla endüstriyeldir. O kadar çok sayıda, büyük ve becerikli hayvanı ucuz ve hızlı biçimde öldürmenin, kimsenin kaçmadığına emin olmanın ve sonrasında oluşan et ve kemik dağlarını imha etmenin yolları aranır. Bu konuda dünyaya önayak olan Türklerinse ne işi büyütme kabiliyetleri, ne de bu iş için gereken özel makineleri vardı. Almanlar, bundan sadece çeyrek yüzyıl sonra, her ikisini de mükemmelen sergileyeceklerdi. Oysa Türkler, bulabildikleri tüm ermenileri evlerinden, işlerinden, teneffüslerinden, oyunlarından, ibadetlerinden, eğitimlerinden ya da her neredeyseler oradan alıp kırsal bölgelere sürüverdiler, onları yiyecekten, sudan ve barınaktan mahrum bıraktılar, onları vurup ezdiler ve hepsi de ölmüş gibi görünene dek buna devam ettiler. Sonrasında oluşan pisliği temizlemek ise, köpeklere, akbabalara, kemirgenlere ve nihayet solucanlara kaldı...
İşte öyle, sonra bırakıverdim.
Biraz 'ekşi sözlük yazarlarından ekşi öyküler'e başladım. Bir iki tanesini ortadan rastgele seçerek okudum ve verdiğim paraya üzülmedim.
Diğer Vonnegut kitabı Galapagos'a bakamadım bile E hala elim yanıyor.
Gönlüm Calvino'nun Kozmokomik öyküleri'nde. Yarın okuyacağım. Calvino'ya 'ağaca tüneyen baron' dan itibaren ayrı bir muhabbet beslerim.
Bu arada Adam Fawler'ın olasılıksız'ının da devamına devam etmeye karar verdim.
Perec'in la disparition'u beni galiba bir ömür bekleyecek, çok üzgünüm. Kafamı sabitleyemiyorum.
Anlaşıldı ki ben kendimi acayip suçlu hissediyorum Deniz'e karşı.
Neden? Çünkü bugün gittim kıza yeni yeni kıyafetler ve bir iki oyuncak aldım. Paraları ilerde alacağım maaştan mahsup edilmek üzere. Bahane de yarın fotoğraf çekimi var, cumartesi günü arkadaşının doğumgünü partisi var. Kıyafetler bu yüzden. E gitmişken bir pony bir de winx kızı bir de zıplayan kurbağalar alıverdim. Hepsini de kredi kartıma taksit yaptırdım.
Kim inanır bahanelere. Basbayağı suçlu hissediyorum. Tüm gün okula giden arkadaşla sadece bir saatimiz eksik kalacak gibi görünüyor ama ben alışveriş sapığı oluverdim. Bir nev'i özür. Aaa gelme üstüme artık.
Sonra DienaR'a attım kendimi. Evde okunmamış kitap kalmamış gibi son bir ayımın okunmaya çalışılacaklar listesine de yazdırdım bunları. İlki Ankara'da gölge oyunları. Bülent Orakoğlu'nun. Bayağı bir kısmını okudum sanırım. En çok genç subaylar kısmına takıldım.
Sonra daha önce hiç okumadığım Kurt Vonnegut aldım. (arakçı ayıp sana) İlk kitabı Mavisakal'a başlar gibi yaptım. Şu pasajı okuduktan sonra elimi yaktı bıraktım (uzundur):
Türklerle ittifak halindeki Alman İmparatorluğu, bu yüzyılın ilk soykırımını değerlendirmeleri için ülkeye nemelazımcı askeri gözlemciler gönderdi. Soykırım, henüz hiçbir lisana girmemiş bir sözcüktü o zaman. Günümüzde bu sözcüğün anlamı, dünyanın her yerinde, insan ırkının tanımlı bir altfamilyasına mensup herkesin, kadın, erkek, çocuk denmeden öldürülmesini amaçlayan, dikkatle planlanmış bir girişim olarak biliniyor. (burda çeviri hatası, daha doğrusu türkçe hatası gördüm)
Böylesine iddialı projelerin beraberinde getirdiği sorunlar tam anlamıyla endüstriyeldir. O kadar çok sayıda, büyük ve becerikli hayvanı ucuz ve hızlı biçimde öldürmenin, kimsenin kaçmadığına emin olmanın ve sonrasında oluşan et ve kemik dağlarını imha etmenin yolları aranır. Bu konuda dünyaya önayak olan Türklerinse ne işi büyütme kabiliyetleri, ne de bu iş için gereken özel makineleri vardı. Almanlar, bundan sadece çeyrek yüzyıl sonra, her ikisini de mükemmelen sergileyeceklerdi. Oysa Türkler, bulabildikleri tüm ermenileri evlerinden, işlerinden, teneffüslerinden, oyunlarından, ibadetlerinden, eğitimlerinden ya da her neredeyseler oradan alıp kırsal bölgelere sürüverdiler, onları yiyecekten, sudan ve barınaktan mahrum bıraktılar, onları vurup ezdiler ve hepsi de ölmüş gibi görünene dek buna devam ettiler. Sonrasında oluşan pisliği temizlemek ise, köpeklere, akbabalara, kemirgenlere ve nihayet solucanlara kaldı...
İşte öyle, sonra bırakıverdim.
Biraz 'ekşi sözlük yazarlarından ekşi öyküler'e başladım. Bir iki tanesini ortadan rastgele seçerek okudum ve verdiğim paraya üzülmedim.
Diğer Vonnegut kitabı Galapagos'a bakamadım bile E hala elim yanıyor.
Gönlüm Calvino'nun Kozmokomik öyküleri'nde. Yarın okuyacağım. Calvino'ya 'ağaca tüneyen baron' dan itibaren ayrı bir muhabbet beslerim.
Bu arada Adam Fawler'ın olasılıksız'ının da devamına devam etmeye karar verdim.
Perec'in la disparition'u beni galiba bir ömür bekleyecek, çok üzgünüm. Kafamı sabitleyemiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)