19 Mayıs 2013

Artık olsun bunlar!

Teknoloji dedikleri canavar (diş sayısını bilemiyorum) böyle birşey. İnsanın tembelliğe meylinden ziyadesiyle faydalanıyor.
Çok cin fikirli olduğum için niye şöyle olmuyor diye düşünürüm: Dün akşam kafamda blog yazısı yazdım. Fontlarına kadar hepsi RAM'de. sonra sleep mode'a geçtim sabah bi reboot gerekti gitti mi hepsi. Bırak fontu konu neydi onu bile hatırlamıyorum. Halbuki ne var beyin dalgalarımlan wi-fi bağlansın, girsin şifremi falan okusun gri madde içerisinde bir yerde vardır, oluşturuversin bi zahmet şu yazıyı sonra bana geri sorsun 'böyle bişi oluşturuyorum uygun mudur patron' diye, koyuversin bulut'a.
Yağmur olsun yağsın yurduma
Herkes faydalansın. (vallahi güzel bi konuydu da!)

Yeni iş yeri maceralarım var fakat fazla encryption gerektiriyor mir'im, en iyisi bir masal kitabı şeklinde yazayım,
Dur bir tasarımı düşüneyim önce

hmmm. ımm..

Evet, şimdi seçkin yayınevlerinde. Adı Çoban'ın Çitfliği.
Alınız.

13 Ekim 2012

Kalıpta erimek

Dışarı çıkınca nefes alır almaz kokladığım havanın kokusu içimi ferahlattı. Özlemiştim. Tanımlamaya çalıştım hemen. Sadece ilkbaharda ve sonbaharda arada bir çıkan koku. Hava serincedir, sıcak değildir, toprak nemlidir, güneş vardır ve ısı marifetiyle toprak ve etraf bir koku saçar. Severim çünkü kavrulmuşların kokusu yoktur, donmuşların kokusu yoktur. Serin birşeydir ama hafiften ısınır, ısınınca verir o kokuyu.

Sonra da tanımdan geçtim çünkü beceremedim, bunu nasıl tutarız, nasıl anlık olmaz, nasıl durur, nasıl canımız çektiği zaman koklar hale geliriz diye düşünmeye başladım. Parfüm romanı aklıma geldi. Parfüm olmaz dedim, parfüm sentetik, tek bir nesne. Bu kokuyu her içine çeken aynı şeyi hissetmez, bazen ayırdına bile varmaz, aynı kokuyu koklamamış olur. Bir yandan da bu kokuyu saklarken nesnel olmayan herhangi bir şey kullanamayız dedim.

Sonra, herşey öznel değil, herşey nesnel değil diye düşünürken dün işyerindeki toplantı aklıma geldi. Granül kahvenin ne zaman suya atılması gerektiğini konuşan birkaç üretim mühendisini dinledim. Kahveyi tam 90 derece olmadan ya da 90 derece olur olmaz atmak gerektiğini, o zaman tadının daha iyi olacağını söylerlerken, nasıl biliyorsunuz 90 derece olduğunu da 95 olmadığını devamlı derece mi taşıyorsunuz diye sordum. Sonra bıraktım kendilerri içerisinde bir nevi bilimsel konuşma döndü. Tanıştığım zamanın ilk anından beri tam bir kalıp mühendisi olduğundan emin olduğum kişi beni yanıltmadı, tanıştığımızda gözlerimin içine bakmaktan ziyade 'sizden talep edeceğim çok fazla iş var' diyen ve 'mühendislerin olduğu toplantıda zaten ne olacak, termodinamik vesaire konuştuğumuz konuya bak, ehehe' cümleleri ile bezeli, kritik eleştirmekten çok kendi klanını övmeye dayalı, bu şekilde düşünmenin ve hayata devamlı bu şekilde yaklaşmanın ne kadar 'özel' olduğunu hissettiğini hissettiren bir takım cümlecikler kurdu. Fakat garip şekilde beni de aynı klanda zannetti sandım. Çünkü titr ve konumum gereği ben de 'mühendis' olmalıydım başka türlü bu konuda yönetici olamazdım. Biyografime veya özgeçmişime bakmamış olduğunu anlamış oldum.

Yine döndüm 'mühendis'lerin arasına. Muhan Hoca'mı da andım. 'Mühendislerden nefret ederdi' der ve yanılırlar, bu çeşit 'kendi kalıbının içinde eriyen' düşünme şekline gıcık kapardı diye düşünüyorum. Böyle düşününce biraz daha anlıyorum.

Olgulara bilimsel bakış açısıyla yaklaşmak ile bunu baz alarak diğer alanlara doğru genişlemek farklı şeyler. Mühendisliğin öğrettiği sistematik bakış açısı, mühendisliğin öğretildiği her bir bireyde farklı tezahür ediyor, kalıpta donuyorlar genelde. Mühendisliğin öğretilmediği bir bireyin de sistematik bakış açısı olabiliyor.

Çok lazımdı diye ifade etmek isterdim. Kalıpla şekillenmiş olmak, kalıbın içinde eriyip katılaşıp farklı şekil alamamak nedir yani... zaman zaman çok öğretici bir yanım vardır

9 Ekim 2012

Sosyal Medyaya Self Servis Fotoğraf

Geç Edit: Fikrim eksimiş. Artık ben de bol bol çekiyom ferdi. Alıştım seviyorum hatta. Gidip konuşayım.


Bir müddet sonra ifrit olduğum bir şey daha keşfettim, stoğum eskimişti zaten.
Orda burda profil fotoğrafı olarak kendi kendine kendi telefon veyahut kamera veebennzerii alet aparat kullanımından muzdarip ucube garip gıcık fotoğraflar devvvvvvamlı.. Pampiş Pampiş tabir-i caizse..
Rica edeyim;birilerine rica ediniz de çeksin fotoğrafınızı.. Gezdiğiniz yerlerde, oturduğunuz restoranlarda bile ele teslim edebilirsiniz kameranızı, yüzde 99 geri geliyor zaten. %1 varsa, bedevi kontenjanı... Takdir-i kutup ayısı!
İki nedenden rica ediyorum: En önemlisi, kendi kendimize gülümseyip baksak bile  bi anlamı dışarı vurur, nefret, narsizm, kızgınlık, sevinç, mutluluk, sapıklık, bişii. Bir telefona veya kameraya anlamsız bakıyor insan, ister istemez.. Baktığı kamera değil, objektif değil, nasıl görüneceğini hayal ediyor. Dolayısıyla kasılıp da kasılıyor. Ama aynı zamanda doğal olmalı. İkinci faz kasılma yaşıyor... 'biraz güleyim, amanın çok gülmiiim de kaz ayaklarım çıkmasın, fazla gülmiim ama somurtuk da çıkmiiim, kol kaslarım görüküyo mudur şeklide 'it...erasyon'..
iki: saçma sapan bir kompozisyon oluyo, bir kol ve omuz önde, fakat el görünmüyor, hep saklanıyor o el! (bir daha düşündüm de, fiziksel olarak biraz zor zaten el görünmesi, kolun ele yakın kısmı diyerek düzelteceğim. ) Biz de angutuz sanki, sanki duruştan anlaşılmıyor kendi kendini çektiğin! Garip bir kompozisyon.. Ayağınla çeksen takdir edilesi tabii. Ya da artık nasıl bir yaratıcılık varsa daha bile takdir edilebilir...
Üç olacak ama, idare ediniz: Bir de yalnızmışsınız izlenimi veriyor ona buna. 'Garibim kendi kendine kendi fotoğrafını kendi çekiyor' gibi. Halbuki bu sosyal medyada varsanız, vermemeniz gereken bir mesaj.
Ya da tam tersi şimdi bilemiyorum, kafam karıştı, arı soktu kolum acıyor..

25 Ağustos 2012

Yaşlısın

Yok, şimdi bu yaşlılıktan falan değil. Gencim her seneye rağmen.
Babam değil artık, yaşlandı, farkettik. Adamcağız bu sene torunlarına okuduğu okulu göstermek istedi. Şehir içinde dört döndük, bi amcaya sorduk, amca da benden bir on sene büyük en fazla. Yüzyıl yaşamış edayla konuştu da konuştu.
Gittik, gittik, yürüdük yürüdük. Tarif ettikleri yere baktık değil yahu, o ilkokul değil, eskiden tek bir okul varmış onu bulmaya çalışıyoruz en nihayetinde. Eski okul diyoz yok, o bu şu, etrafta çarşaflı tipler, o şu bu derken o sıcakta bulabildik halk eğitim merkezi yapmışlar. Buna da şükür dedik, dış penceresinden baktık. Babamın gözleri buğulandı.
Edremit, yüzüne bakılmayacak mahiyette çirkinleşmiş ve kişiliksiz bir hale gelmiş. Tek bir sokağını tanıyamadım. Çocukluğumun geçtiği sokakların nesini ezberlesem aklımda kalmazmış zaten. Üzmedim tatlı canımı ben yapamamışım diye, anılar uçtu diye üzüldüm. Cumhuriyet lokantası ile hal kalmış gibi aklımda.
Akçay'ın gitgitbitmez kordonu on metre bir kordonmuş meğer, neredeyse,
Sanki bir yerde yaşamışım ama rüya gibi. Yaşamamışım gibi.
Yazıya fotoğraf eklemem gerekirdi ama üzüntü ve şaşkınlıktan bi mok çekmemişim.
Ammaaaan iyi ki de çekmemişim, interinette vardır hepisi!

2 Nisan 2012

Gözlemlerime göre, pek düzgün ama 'hafiften eski' Türkçe yazan ve konuşan mutemet kişiler bile haiz kelimesini beceremiyorlar.
Muhteşem Yüzyıl adında muhteşem bir komedi dizi filmi var;  eski dil kullandıkları iyi oluyor: 'o vakit ve lakin' diyorlar da iyi ki, anlıyor izleyen, eski zemanda geçtiğini.
Yoksa, çiroz genç saray hanımefendileri ile estetik orta yaşlı saray hanımefendileri, iyi aktör olduğu anlaşılsın diye, Uzaylı Mustafa abimizin geçen Survivor'da yatak üzerinde sergilediği amudakalkarımsı şekle benzer bir vurgu ile konuşan sadrazam ve işbu abisini taklit eden haşodabası, dudak büzüştüren böcük gözlü bıdırıklar, rum aksanı olduğu tahmin edilen garip garip aksanlı bişiiler bişiiler var da o yüzden, insan oldukça yanılabilir.
Evet, onu da izledim, diğerini de.
Şu sıralar gençliğin konuşmalarına tahammül edemiyorum. 'ııı' ya da 'şey' yerine 'hani' kullanılıyor artık. Sık sık da 'adına', veyahut 'tabi ki de'..Usanmadan düzeltiyorum. (Televizyona çemkirme yoluyla).
Bir mucit çıksa da konuşanın hatalarını düzeltip yayan bir TV icat etse. Farklı bir dünyadaymışım gibi olsa.
Hatta bir tanesi daha çıksa da Pleasantville filmindeki gibi beni ışınlayıverse yayının içine de bir de oralarda yaşasam.

13 Ocak 2012

şu sıralar 'daha derin düşünmem ve belki de ifade etmem gerekir' anafikri çevresinde dönüp dönüp dolaşan bir çabaya girdim nedense. kimsenin beklediği yok. otur otunu ye, di mi?  büyüdüğümü ispat etmem lazım şahsıma, self esteem (kendi kendime estim üfürdüm anlamında)
eskiden (birkaç hafta öncesine kadar) konuşmakta dur durak bilmezdim. şimdi ortamı kurtarmak için anlamlı anlamsız cümleler sarf edip gürültü kirliliği yaratmaktansa -sessizce- iç çekiyorum. bugün birine bir laf atasım, gıcıklığına gıcıklığımla cevap veresim geldi bir an. ortaladı ve ben de tam doksandan şutlayacaktım. bir nefes aldım hemen geçti. bir nefes aldım, iki verdim. konuştuğun zaman, çoğunlukla, anlayacak kişilere konuş. gerçi seni anlıyorlarsa konuşmana da gerek yok, dolayısıyla konuşma konusunda bir koşuşturmaya da gerek yok.
hala yazarken eski şapkaları kullanmıyor ve cümleleri büyük harfle başlatamıyorum. tuşlara basarken, kendi uzayında kendisinin yukarısını gösteren (b)oka basmaya üşenir oldum.
hüseyin rahmi gürpınar'ın kokotlar mektebini orijinal dilde dün gece okumaya başladım. artık eski türkçe ile de aramın düne kadar olduğunu sandığımdan daha iyi olduğunu sanmıyorum. ya da şöyle diyeyim, neye atış yaptığını çıkarabildiğim halde tam türkçesini bilemiyorum. her biri için kökenini tahmin etmeye çalışıyorum, arapça ya da osmanlıca, çoğu zaman çuvallıyorum. tam türkçesini bilmeye çalışmak da, bir düşününce, enteresan geliyor bana. sanki türkçe mealini öğrendiğinde hissiyatın tam kalbine vurulmuş oluyor mu ki? yoksa anladığımızı düşündüğümüz şeyleri gerçekte, çok duymaktan mütevellit bir alışkanlık nedeniyle mi daha iyi anladığımızı düşünüyoruz? test edelim dedim, aldım sözlüğü elime, ya da yazım kılavuzunu hatırlamıyorum, kelimelerin manasını bir cümle ile özetlemeye çalıştım. babamla oynadığım oyundu bu küçükken. denizle de oynuyorum arada. masayı, tarağı vb. tariflemek kolay olur ama nispetle nesnel sözcüklerde '....xxx... işte yaa' diyip duruyorum. kime söyleseniz anlar' babında.
bu dil işleri beni şişler ne zamandır. dilbilimsel kitaplar okuyacağım. fonetik şeyettireceğim bir ara.

bazı insanların kalemleri kuvvetli oluyor hakikaten, takdire şayan. hatta gıcık. yutkumcuk oluyorum, gıpta ile böcük böcük bakakalıyorum.
fakat bilsin bu insanlar,  mesele neyi nasıl yazdığınız değil, düşündüğünüzü tamıyla tamamıyla yazabiliyor musunuz bakalım? ha? siz düşündüğünüzü tam olarak yansıtmadığınızı düşünseniz bile biri çıkıp 'ay düşündüğümü tam olarak yansıtmış bea' diyor, ödül veriyor mesela, jüri oluyor puan veriyor. o yüzden resimde de edebiyatta da ödüllerin hep ne po-litik ne-o-litik? olduğunu ne olup ne olmadığını düşünmüşümdür. ya da ödüle verilen kıymetin ödülü alan kişi tarafından sorgulanması önemlidir diye düşünmüşümür. müşe mü
ne ise ne,
onu yapacağım bunu yapacağım diyip duruyorum,
as i get older, i just prefer to knit. (tracey ullman)
anladığım anlamda çok anlıyorum kadının ne dediğini.

12 Ocak 2012

çizici

ben çektim. evin yakınlarında.

5 Ocak 2012

bu yere yazmayı seviyorum itiraf edeceğim. fakat edebi kabiliyetim hiç yok, onu da itiraf edeceğim. (daha sonra yapacağım o yüzden hemen şimdi beklemeyelim.).
çalışmaya başlayalı bir buçuk ay oldu. ilk yavyu köpeemi eve getireli de 3 ay. aslında deniz'in köpeği tabii de, neyse. ilk hafta zorlandım, ikinci çocuğum olmuş gibi oldu. evdeki kuş, kaplumbağa ve balıklar gibi değil. 7 aylık, beyaz uzun tüylü, simsiyah gözlü ve burunlu birşey. severken patik diyorum, kızarken pati. denizse pati a la mode ismini verdi. o bir küçük hanfendü! (öyle bir şarkı yok muydu?)
işyeri ile ilgili komedileri daha sonraya bırakıyorum. çok eğlenceli malzemeler edindim şimdiye kadar. 3 aylık deneme süresi içerisindeyim. bu süre zarfında istifa ettiğim zaman bunları peyderpey yazacağım. edersem ya da edecek olursam demediğimin üstünü fosforluyorum.
bol bol dinlenme, yüzme, kitap ve yemek yapımı, ekmek yapımı ile geçen yedi aydan sonra sabahları kalkıp işe gitmek çok zor oldu demem bekleniyorsa diyemeyeceğim. zor gelmedi. sevmedim ama zor gelmedi. sabah gidiyorum akşam geliyorum. arada çalışıyorum. sinir sistemim alınmış gibi, birşey hissetmiyorum. yaptığım işin kapsamını tecrübe ile bildiğim için boş vaktim kalıyor. stresim yok. akşam eve gelince 5n1k'yı seyrediyorum. hazırlayıp sunan gazeteci kimliğini tarafsız görünmeye çalışan taraflı biri gibi görüyorum. bazen çok kızıyorum ama konular nispetle kısa ve ilgimi çekiyor.
sonra pati kuşu iki kere ağzına aldı. hiç zarar vermedi. burda tavrımı koydum. kuş kendisi üstüne pike yaptı, yere kondu, oyna benimle dedi. pati naapsın? biz elimizi uzattığımızda salise içerisinde tavana uçan kuş nasıl olur da pati'den kaçmaz? flora (kuş) ya intihara meyilli ya da yalnızlıktan balataları sıyırmak üzere.
insan can sıkıcı ciddiyette raporlar yaza yaza normel kompozisyon yazamaz hale gelebiliyor anladığım.!

15 Ağustos 2011

Tatil öğrentileri

Tatil sırasında eve gittiniz, kiralık ya da yazlık. ekmek yok. uzun yol var almak için. Çok üşeniksiniz. Şu yapılacak: bir bardak ılık süt bir bardak ılık su ve 4/3 küp yaş ekmek mayası (ekmeğiniz yok ama ve fakat mayanız var yani yanınızda) karıştırılır. bir fiske tuz atılır üstüne kulak memesine kadar tam buğday unu eklenir. bir saat mayalandıktan sonra tavada bazlama yapılır. sabah yedide yapsanız, sekisde hazır olur. bir de bu kadar basit iş için pek çok taltif olur. övülmeyi sevenlere....
Kız çocuğunuzun saçına papatya kaynatılıp suyu akıtılır, açık kumralsa papatya sarısı ışıltıları olur, esmerse hiç bişi olmasa bile papatya kokmuş olur. en nihayetinde içiniz, ne var? sağlıklı.
Kız çocuklarında daha çok işe yarar: dalmayı öğretmek için su altında taş, kağıt, makas oynanır. Deniz yumurta kaşık ve bulaşık makinesi versiyonunu, ben de zeytin, zeytinyağı ve pres makinesi versiyonunu türettik. böylelikle su altında azami nefes tutulabiliyor.
ev zemini taşsa çocuğa koşarken terlik papuç vb. giymesini salık verin. kafada yumurta çıkıyor.
dönüşte ev rezaletse ve çocukta oyun modu teşhis edilirse onu elektrikli süpürge cadısı yapın. tüm evi temizleyene kadar sıkılmıyor bazı modeller. hem de eli yatkınlaşıyor. süpürge kullanmak diğer ev işleri gibi maharet ister. hiç elletmeseniz bile izletmeniz beynine işliyor, sonra sanki kırk yıldır yapar gibi olunuyor. tatilde sac böreğini zarf zarf katlarken annemin yaptığının aynısını taklit ettiğimi farkettim. halbuki ilk defa yapıyordum, daha önce matbaa veya PTT'de staj da yapmamıştımm. bu arada deniz de dolma sarabiliyor. 7,5 yaşında yaprak sarma sarabilen kaç çocuk var? ehe..
elbiseye domates. salata dökülürse sirke koyun. çıkmazsa suyunu sıkıp salataya geri dönüşüm yapın.
çalışmayan kadın ev ekonomisini haiz olmalıdır.
mutlu tatiller


5 Temmuz 2011

Kimbilir nerede

İlk aklıma gelişi değil ama kafama ilk dank edişi. Aklımdan hiç çıkmamış, çakılmış.
Milliyet Resimli Dünya Klasikleri. Çizgi romanlar. Fasikül fasikül annemle babamın odasında yığılıydı. Ağız sularımı akıta akıta saatlerce yataklarının üstünde bir o bir bu okuyup dururdum. Yetmişlerin sonu, seksenlerin en başı, taş çatlasa.. Ne kadar salağım-z-.  Nasıl da gitti elimizden!
Deniz'e anlatırken 'Böyle böyle çizgi romanlar vardı, hatta biri de uçan barondu' dedim sustum. Sonra hemen telefona sarıldım. Nerde bu romanlar allah aşkına? Annem dedi ki galiba Fottik kuzenine verdik. Umarım. Noolur ona vermiş olsun. Sonra Deniz dedi ki: 'Tuttifrutti (anneanne) onlara verdiyse onlar da başkalarına vermiştir.' Onu biz de öyle düşündük de, demedik herhalde sayın bayan, dillendirince gerçekleşmiş olacak sanki! Dışımdan 'haklısın, olabilir' dedim, içimden de 'aaazından yel alsın ayol' dedim.
Aslında uçan baron değil, çılgın baron. Neden uçan? Fasikülün kapağındaki tıknaz baron, topun üzerine binmiş uçuyordu da ondan. Sonra hatırladım, sefiller, huckleberry finn, küçük kadınlar (iki bölümü vardı) taraskonlu tartarin!
Ellerimi pretzl gibi yapsam, kuzenim Fottik'ten çıkar mı bu fasiküller? Deniz için de istiyorum ama daha çok kendim için istiyorum.
Yeni parlamenter teşekkülümüzden reca ediyorum: yazılı ne varsa elden çıkarırken özel izin alınmaya çalışılsın falanca bakanlıktan, bürotratik zorluk ve bir nevi yılgınlık nedeniyle vazgeçilir elde kalır. Depolama giderleri vergiden düşülsün. Ya da devlet karşılasın.
Ne kadar parlak fikirlerim var aslında!

1 Temmuz 2011

İş bulunacak. (Acelesi yook!). İki iş fırsatını 'Eylüle kadar çalışmak istemiyorum' diye teptim. Zaten bu cümle edildikten sonra, cümlenin ta kendisi, Ankara'nın olabildiğince dar bu sektöründe şöyle salına salına gezmiştir. Yüksek şahsiyet olduğumdan değil, Ankara'nın olabildiğince dar bu sektörü demiştim ya, o yüzden. Bu vesileyle bir daha iş bulabilir miyim sorusuna verdiğim kendinden emin olumlu yanıt yavaş yavaş yanlarından kararmaya başladı. Eski iş yerindeki muhterem bir arkadaşım 'Sen kitap ya da köşe yazısı yazmalısın' demişti. Cümle sonuna da 'kızım' eklemişti. -Bu bir ayrıntı, isteyen cümle ile kelimeyi bitiştirip okuyabilsin, bu, istekli okuyucunun yazıdan aldığı hazzı artıracak ise.-
Olabilir ne var Karaibrahimnil gibi yazabilirim. Ama ben netlikten daha yoksun olduğum için okuyanlar bir nane anlamayabilir diye sezinliyorum.
Yandaki komşumuz bana merhabadan önce 'Çoban sen kilo mu aldın?' dedi. Ben de sanki farkında değilmişim ve umrumda değilmiş gibi 'Aaaa almış mıyım bilmem' dedim. Zevkli konuşmamız bundan ibaretti. Sonra yediklerimi hazmetmiş olmalıyım ki bir yere gittim, ki neresi olduğunu okuyanın hafsalasına bırakıyorum, orda düşünmeye başladım. Ortak klişemizi düşünmeye başladım. Neden merhabadan önce, hatta onun yerine, zaten herkeşin bildiği bu gerçeklik cümle olarak sarfedilir? Bu soruya ne demem gerekir? Kendimi savunmam mı gerekir? 'Şeyyy, kortizon vermişlerdi, sigarayı da bıraktım. Ama söz, hepsini vericem abla!' Ya da bu bir yakınlaşma cümlesi ise bu kadın çatlak mıdır? Önce bir giriş cümlesi oluşturup ('Merhaba' iyi bir örnek olabilir) sonra sağlığım ile yakından ilgili abla olarak 'hayatım kendini biraz ihmal ediyorsun sanki' falan dese olmaz mı?
Aman zaten ben onun hafif kafadan sakat olduğunu hayal ediyorum. Geceleri muhtemelen uyurgezer biridir. Daha da fenası bence annesini öldürme planları yapıyor. Gece geç yatıp öğlen uyanıyor. Benden yaşça büyük bence, çoğu kez düşündüm olmayabilir mi acaba diye. Bende negatif yaş kompleksi olduğu için insanları yaşlarını tahmin etme dürtüsü adı üstünde beni dürtüyor ve idrakımı bulanıklaştırabiliyor.  Bu komşum ile ilgili fantazi dünyamın ayrıntıları burda bitmiştir.
Tom Robbins'in 'B.Bira' kitabını okudum pek beğendim. Patti Smith'in 'Just Kids'ini. O da güzeldi. Bu kitaplar hakkında bilgi falan vermem, okuyan okumuştur, okumayan ben dedim diye okuyacak ise bakar bulur okur. Bir ara bu blogda bunu çok yapıyordum. Kendi hissiyatımı ve bendeki etkilerini, izdüşümlerini vb. yazmaktansa zaten herkesin arama motorlarında iki tıkırdattığında bulabileceği bilgileri yazıyordum. Gerek yok, var mı?
Bir düşündüm de, ben ne okusam beğeniyorum. Bu benim, kendime uygun kitap seçmedeki üstün yeteneğimi kanıtlıyor başka bir çıkarım olamaz. :)
Babam hasta oldu arada. Ölebilecekleri ihtimalinin gerçeklik olarak kafama dank ettiği ve kabullenemediğim birkaç hafta geçirdim. Sanki ölmüşmüş gibi hissettim bir ara. Ameliyattan sonraki ilk sabah hastanede 'Günaydın güneşşş, günaydın dünyaaaa, canım karıcıııım' gibi tirat başlangıcını duyduktan sonra bundan sonra daha iyi yaşayacağına dair umudum arttı. Fakat artmamalı. Herkes yaşlanıp ölüyor. Şanslı ise.... Vücut kırılmadan önce ölmek daha da kötü bence. Artık öyle düşünüyorum. Kendime iyi bakmaya çalışmaya çalışıyorum.
Halbuki ondan önce yüzüyordum deli gibi. Planım Kaş-Meis arası yüzme eğlencesine katılmaktı. Herşeyim yine bol keseden atıyor gibi görünmeye başladı.
Hala Deniz'e hastayım. İlkokul 3'e geçtiğine inanamıyorum. Büyüsün ama büyümesin istiyorum. Neyse bunları demiştim.
Bir de hala fransızcayı akıcı konuşabildiğimi gördüğümde güvenim yerine geldi. Söyleyip kendimi övmez isem bu güven yine kaçacak.
Affınıza sığınırım.

21 Nisan 2011

Önce istifa ettim. aralık mıydı, kasım mı, o civarlarda. Sözlü.. (söz verdim:))
Sonra yazılı olarak şubatta bir daha ettim. 01 nisan gibi de ayrıldım. Yok, gerçekten, ayrılırken bir nisan gibiydim.

ilk işim ebru omurcalının çorbanın kitabısını almak oldu. ikincisi jamie oliver'ın naked chef kitabını. alırken içine bakamadım, poşetlemişlerdi fakat nü fotoğraf yokmuş, ismi yanıltırsa diye söyleyeyim. o adamı gördükten beri limonun, parmaklarımı böğrüne böğrüne batırarak suyunu sıkmayı sever oldum. aroması yemeğe çıkmaz ise bile elime çıkmış oluyor. yaralarıma da iyi geliyor. (her kesim ve rendeleme işinden sonra birer adet oluyor bende. sonrasında tuz bastırıyorum. el mi yaman bey mi)

ikinci işim y.ayrancı organik pazarına gitmek oldu. balkabağı çorbası yaptım biraz tarif dışı oldu ama olsun. malzeme: balkabağı, soğan, su, tuz. çok güzel oluyor. blendırdan sonra kremalı gibi oluyor. enteresan.

geçen hafta; eskişehir , bursa -mudanya, trilye-, çanakkale, yeşilyurt, cunda ve izmir yaptık. 5 günde hızlı tur.

italyancaya kaldığım yerden devam ediyorum (hatta bir kur öncesinden ne yapalım) . latince tekrar açılırsa ona da gitcem. bir de yunancaya taktım. sısır sısır, bayılıyorum fonetiğine....ne otuma yarayacak bilinmez. bununla birlikte, dil öğrenmeye başlayalıberi çoklukişilik problemli oldum orası kesin. nerde çokluk orda otluk olduğunu kanıtlayacak veri de var elimde. işlenmiş. Tek bir ve aynı paragrafta ot yerine ot kullanıyorum, ikinci defa. Kesinlikle ayıp olmasın diye.
zeytinyağının ne kadar şişmonlattığını önümüzdeki haftalarda yazarım diye tahmin ediyorum.

P.S: niye büyük harf var hayatta? kim koymuş kuralı ve konmasaymış nasıl kaos olurmuş biri bana örnekler mi?

2 Kasım 2010

Bıktım

E-Posta'ma cevap:

'Combuk ve Fonçik beyler ilgileniyorlar şu anda.  Muhtemelen yarın cevap veriyor olacaklardır, cevaplarına ve gereksinimlere göre konuşuyor oluruz.'

cevap veriyor olacaklar ve biz de konuşuyor oluruz, (nasıl bir pozisyonda oluyor olacağız bilemiyorum ama)

...daaaa, niye acaba ilgileniyor oluyorlardır demiyor,
 onu anlayamıyor oluyorum,

yav kim başlattı şu 'trend'i bi kendisine sorabiliyor olabilecek miyim?
Taktım ya, taktırılttım zorla bir nevi,
Takıyor da olacağım, imdaaatt!!
Despotik bir şirketim olsun istiyorum. benim şirketim olsun, sahabısı olarak tanrı gibi (ay laf olsun diye) olayım da, bu tip konuşma biçimlerini yasaklayayım istiyorum. Az birşey, ne var, azla mutlu olayım istiyorum. Hayatımın mutluluğu buymuş gibi olsunmuş gibi...
Ama taktım ya şimdi obsüsifkompülsif,
.....

20 Ekim 2010

Paraboks

Ben Deniz'e hastayım, itirafsa, ediyorum evet.
Bazen yüzüne bakarken, ki devamlı bir yerlerine baktığımının idrakındayım, dalıp gidiyorum. Dudaklarına, gözlerine, yanaklarına, çenesine, saçlarına, ayaklarına, bacaklarına, poposuna, kaşlarına, her bir yerine baktığımda,  yetmiyor. Çok susuzken uykuda, rüyada su içtiğini görmek gibi. İçersin içersin içmiyor gibi olursun ya...
Öptüğümde yetmiyor, beni öptüğünde yetmiyor. Bayılıyorum kendisine, hastasıyım (ayhan bey'in ifade ettiği gibi),
Küçükken göğsümün üstünde yatırıp uyuttuğumu unutmuyorum fakat o anki hissiyatı unuttum. Dürtüyorum, gözleri kapatıyorum, sanki ne işe yarayacaksa, hissettiğimi hissetmeye çalışmak oluyor, yani olmuyor. Dıdının dıdısı...
Şimdi boyu çeneme gelmişken, ayaklar bilmemkaç  numarayken hala eskisi gibiymiş gibi de hissediyorum. Kucaklayınca farkediyorum olmadığını. Ama aslında öyle olduğunu. Bak işte paradoks.
Hayatımda o olmasa ne olur diyorum. Hayatım onun üzerine kurulu değil diye düşünürken aslında onun  üzerine kurulu olduğunu farkediyorum. İçsel olarak, dışsal olarak.
Geçen gün biri çok güzel dedi ben daha güzelim dedim. Zavallılar da bu manyağa ayıp olmasın diye, 'zaten size benziya' diyorlar. Var ya, umrumda değil. Manyak telakki edileyim, saçma insan olayım. Banane, banana,
İlk dedikleri bu olmasın istiyorum, öte yandan üstüme tereyağı sürülmüş gibi oluyor.
En azından tek dedikleri bu olmasın diyorum sonra, üstüme bi bok sürülmüş gibi olmuyor,
herhangi bir nane sürülmüş olmasın, ben de onu diyorum!

Büyüyünce çatı katına bizi taşıyacak ve alt katlarda kendisi ve çekirdek ailesi yaşayacak. Çünkü aynı evde olalım istiyor. Beni asla terketmeyecek.. Öyle dedi... Ne kadar sürecekse bu rüya, o kadar sürsün istiyorum,


Saygılarımla,

11 Ekim 2010

Oscar Wilde buyurmaz mısınız

  • True friends stab you in the front
  • Some cause happiness wherever they go; others whenever they go
  • Consistency is the last resort of the unimaginative
  • The pure and simple truth is rarely pure and never simple.

bu arada bu template'lar hiç fena olmamış yahu, deli misiniz, eskiden uğraş html yap bişi bişi..
bu bilgisayar işleri bağzen çok şaşırtıyor beni

Kuş olmuşuz haberimiz yok

Ben kendimi bildim bileli, yani doğurana kadar, ondan sonrasını hatırlamıyorum, panterdim sanıyorum.
Şimdi, işe girişte CV de iyi birşey tabii amma, şu ankeki doldurur musunuz diyorlar, panter misiniz ,tavıskuşu mı , baykuş mu yoksa yılan mı (yılan değildi sonuncusunu unuttum), anlıyor işveren ve buna göre iş veriyor.... sanırsınız..
Burcunu, yükselenini sor daha iyi be işveren!!!
Panter Baykışlan iyi geçinirmiş de bişiimiş bişiimiş. Sen şimdi patronu baykuş olan biri için panter al, sonra müdür kişisi hükümet veya 'hükmet' marifetiyle değişsin panter olsun noolcak? Ha?  Kadroyu mu yenileycen? Yoksa karakter mi değişecek noolcak? 'Sen şimdi sabırlı ve detaycısın ya, patronun da öyle, en iyisi sen sabırsız ve fıtıfıtı ol, yoksa kovulursun' mu ki...
Neyse ben tavuskuşuyum. Kuşum ben. buyrun...
Ama eminim ki öte(ki) hayatımda panterrrrdim. hhhrr.. (bu sesi gerçekten çıkarabiliyorum geceleri yeminlen)
(orda burda bulamadım, zaman kalmadı. Genel olarak söyliim, tavuskuşları gösterişli olurmuş, görüntüsel olmasa da,  ama herkesin onları öövvmmesiii, blogglarını okumasııı, geç kalsa da idare etmesii falan lazımmış. Yoksa blog dünyası için kayıp olurmuş, yani internette öyle yazıyor: şahsımla alakası yok bittabi)

9 Ekim 2010

Plato ve platipus

Uzun zamandır okuduğum en zevkli kitap. Aydın Boysan tarzı fıkralar falan var ama asıl olay, benim gibi felsefeden çakmaya yetecek sabrı veya formasyonu veya neyse neyi olmayanlara hap gibi birşeyler öğretme fikri.
Türkçesini okudum, hızımı alamadım mamazonda ingilizcesine bakarken bir de sokrates'lisini gördüm. Ama galiba gümrükte takıldı hala gelmedi. Deniz'e duvar takvimi aldım seneye takar herhalde duvara :)
Kitabın tam adı Platon bir gün kolunda bir ornitorenkle bara girer...felsefespriymiş. Thomas Catheart ve Daniel Klein..
Felsefespri dedim de aklıma geldi. Geçen gün çalıştığım şirketin müdürlerinden biri içinde ben de olduğum bir gruba 'hayatın anlamı nedir' ciddi ve kısa cevaplarınızı bekliyorum diye yazdı. Buna şimdi kim ciddi ve kısa cevap verebilir ki? O kadar işim arasında dayanamadım, iki nedenden: bana birşey sorulursa ya da e-posta atılırsa cevap vermeden duramam. ikincisi: bana hitchiker's guide to the galaxy'deki bilgisayarı hatırlattı yazmam lazımdı: ‘Derin Düşünce’ adında bir bilgisayar var, Küçük bir şehir büyüklüğünde. Ona Hayatın, Evrenin ve Herşeyin esas/nihai sorusuna cevap bulması isteniyor. 7 ½ milyon yıl sonra ‘42’ cevabını veriyor. Fakat sorunun ne olduğunu anlayamadığı için cevabının doğruluğunu kanıtlayamıyor. Bunun üzerine daha güçlü bir bilgisayar tasarımı yapmaya karar veriyor. Tasarladığı bu yeni bilgisayarın adı ‘Yeryüzü’. 10 milyon yıllık hesaplamanın bitmesine, cevabın verilmesine 5 dakika kala ‘Vogon’lar tarafından yeryüzü imha ediliyor.
Sonuç olarak soruyu anlamadığımı, ayrıca hayatın kendisinin (per se diyorlar) anlamının olup olmadığını, varsa da zaten bize ne olduğunu, niye bu soruyu sormakla iştigal ettiğimizi anlamadığımı sordum.
Benim hayatımın kendimce bir anlamı var fakat genel anlamda ve kelime anlamı ile hayat denilen şeyin başka bir üstşeyler açısından anlamı olabileceğini, bunu bilsek olayı da bitirmiş olabileceğimizi anlatmaya çalıştım. (burda da anlaşılmayacağını düşünüyorum çünkü ifadelerim eksik, fakat kafamdaki tahtalar tam). Neyse o (da :)) anlamadı ve felsefesprili cevabımın güzel olduğunu, bana anlamlı bir hayat dilediğini eklemiş. :). Sempati duyuyorum herşeye rağmen kendisine.
Kitaba döneceğim, sabırlısı için...
Semantik paradoksunu sevdim mesela, dikkat alıntı yapıyorum: iki tür sözcük vardır: kendi kendilerine gönderme yapanlar (otolojik) ve kendilerine gönderme yapmayanlar (heterolojik). Kısa bir sözcük olan 'kısa' sözcüğü otolojik, gene kısa bir sözcük olan uzun sözcüğüyse heterolojik sözcüklere örnektir. Peki heterolojik sözcüğü heterolojik midir? Otolojikse heterolojik demektir. Yok heterolojik ise o zaman otolojiktir. :)
Bir köyde tek bir berber varmış ve bu berber sadece kendi kendilerini traş edemeyenleri traş edermiş. peki bu berber bu köyde kime traş olur

ya da

'Bu cümle yanlıştır' cümlesi doğru mu yanlış mı?

veya

Başarısız olmayı deneyip başaran kişinin yaptığı hangisidir?

Konu gelmişken, hani kitabı okurken hızınızı alamazsınız fakat bitmesin de istersiniz şeklinde paradokslar da olur ya, bende denk geldi mi çok şiddetli olur mesela,
Bu kitabın son 10 sayfasını işe giderken, arbadan indikten sonra odaya girene kadar okudum. (sapkınca). Ama arada birine rastladım, erken gidiyorum ben işe, o da erken gidermiş genelde, bana şunu dedi: 'okumaya zaman bulabilenler ne kadar şanslı!'. Ben de iyice kibarlaştığım veya iyice aldırmazlaştığım için olabilir, dışımdan değil kendi içimden şunu dedim: 'sen yürüyosun, ben yürüyorum, ikimiz de yürüyoruz, sen yürüyorsun bense yürürken okuyorum, yani izin verirsen :). Benim kadar takıntılı olmaya gerek yok mutlaka ama insan büyük abdestini de yapar, veya kitapta önceliği varsa, okumada önceliği varsa, yatmadan önce, saat sabah 2 de olsa iki satır okuyabilir... Zaman odur işte.. benim de çok tercih etmediğim zamanlar oldu ama zamansızlıktan kitap okuyamıyorum demedim. Kitap okuyamıyorum dedim. Canım istemiyordu, olamaz mı, uyumayı tercih ediyordum, belki hayal kurmayı tercih ediyordum. Ayıp mı, ne münasebet....Şu zamansızlıktan kitap okumama işi beni kaşıyor.. İma şudur: senin işin gücün yok tabii, benim gibi çalışsan sadece uyumayı düşünebilirsin. Kitap okuyan insanın avare olduğu imaları yani komik değil mi

Yarın ya da yakında panterlikten nasıl tavıskışı'na dönüştüğümü anlatabilirim.
Aaaalllkıışşş

7 Ekim 2010

Kitap Yapacüük

Prens Kerizi hatırlar mı blogu acaba, arada bi' loglayanlar,
Prens Keriz aştı gitti kendisini. Beyaz Gelin'le evlendi (Dead Bride), üçüzü oldu. Arada 2 haftalık tatil yapınca her gün bir olay yaşadılar. Benim yaşadığım olay ise daha çok ikinci paragrafta sızmak oldu.
Arkada bıdı bıdı bi ses olsun. Ben gözleri kapayayım ses devam etsin. Gözleri açayım ses devam etsin (ediyor olsun demiyorum, çünkü şahsen en gıcık olduğum husus diye düşünüyorum, ne düşüneceğimi bilmiyorum hatta.) 'Birazdan size bu sunumu gerçekleştiriyor olacağız, inanmıyor olacaksınız ama...' Katil!!!!!
Bi de şimdi televizyon açmıştım, (mantı da açabiliyoruz ayrıyetten, merakını mucip olan varsa...) en sevdiğim program discovery science'ta 'nasıl yapılır'... Ehehehe, hayır, Discovery Science'ta nasıl yapılır değil. Discovery Science'ta 'Nasıl yapılır' isimli program.. Yani ne nasıl yapılıyorsa (üretim olarak.... offf , düzeltemedik), yani endüstürü olarak. (hala olmadı)... Örnek veriyor Çoban: Şişten bebeğe (yav yapma bebek diyom yav) , zeplinden masa klipsine (o ne bilmiyorum, attım) her bi otun nasıl yapıldığını anlatıyor. Bilim şeysi diilim de pek seviyorum bilmiyorum, küçükken de sanırım TRT'de böyle bir program mı vardı neydi, nedir..
Neysem sonra baktım Fatmagül'ün Kurtuluş Savaşı gibi birşey var. Konuyla ilgili yorum yapamayacağım. Kötü bir durumu var Abla'nın salya sümük ağlıyor. Ben artık sıkıldım bu sümüksü durumlardan. Şeeele enteresan bir program olsa da biri bana 'bunu izle bak enteresan' dese diye bekliyorum.
Hoş, hala TeleVizya seyredemiyorum.
Bu arada deniz ilkökül2 oldu. Buz hokeyi yapacak(mış) bu sene. Kafa kol yarıp kırmasın diye dua ediyorum. Ediyor olacağım her bir gün.
Başka ne mi yapıyorum, çalışmaktayım. Çalışıyor oluyorum yani.
Ay dur başlığın anafikrini teğetledim. Prens Keriz'den (prospective TM, lütfen) kitap ve film yapacağız. Deniz'imin buyruğu. Kitabın resimlemesini Deniz yapcakmış, her bir serüven 10-15 sayfa arasında değişiyor. Kaliteli papirüs baskı yapılacak. Bedeli ne olur dersiniz? Bu arada havuzun diğer tarafında bir musluk daha var o da saniyede 0.3 boşaltım yapcak. Ne zaman dolcak havuz. Havuz dolacak mı, dolması mı gerekiyor ayrıyeten. Bunlara da ayrıca şeyedersek.... Lütfen...
Buyrun....

17 Şubat 2010

gülünecek de çok şey vardı oysa fekat....

çok istedim de ne yaziim bilemedim.
'eskim gibi olsaydım ne yazardım yav' dedim.
geçmiş, geçilmiş ve bu mekanda fazlasıyla konu etmiş olduğum konulardan beş onlarca var belki ama şimdi yönetici özeti gibi duruyor kafamda. detay yok. düşünesim yok ki detay. güzel cümlelerle yazasım yok. hatta ne yönetici özeti, hepsi konu başlığı. endeks.
çok isteyerek ve bunalarak çalışmaya başlamadım. özlememiştim bile. hadi kalkiim de karnıyarık yapiim demek gibi bir karardı, artık bi süpürsek iyi olur herhalde, misafirler gelmeden... . tembel değilimdir ama rahatladığımda miskinimdir. (çok sürmez, kendime izin verebiliyorsam ve kimse sesini çıkarmıyorsa... deşarj...)
çalışınca mutsuz olurum sandım. şimdi zaman alıcı ve biraz yorucu ama kafam rahat. iyi çalışıyorum. pişman olmadım. mutlu bile oldum. çok da matah bi iş değil ama öyle hissettim kendimi. değiştim ben sanıyorum ana olduktan sonra. çok sanıyorum böyle, kesin bence böyle.
deniz ise arkadaş oldu. ilkokul1 farkettim. farketti. çok değişti. eskisi gibi de mıncıklayamıyorum. daha çok böyle olacak. kuruyor kendi devletini tam burda. umarım yakın dost devlet görür beni.

16 Aralık 2009

Hava soğuk dışarıda, burası rahat...

'İnsanlık halleri falan, boş mu boş zamanı olan ancak okur, o da laf olsun diye' blogumun adı olmalıymış. Millet ne kadar yaratıcı ve ne kadar farklı düşüncelerle bloglar yapmış. -Ben bir de Vedat Milor'un herşeyin tadına şöpürdek diye bakabilmesine hayranım. Bicik bicik yemiyor, hakkını veriyor yani, helal...-
Yararlanılası.. Yani, bahis konusu bloglar.. Bense bugün naaptım, şu gün komik şunlar oldu bunlar oldu diye yazıp duruyorum. Pek bir çekiciliği yok hatt-ı zatında. Zaten ara verdikten sonra kendi kendime yazar oldum. (andy'yi hariç tutarak).
Annem çok leziz bir kök ıspanak yemeği yapmış, etsiz, ekşi. VedatMilorvari bir edayla yedim. Yani yerken kafamda o vardı, zaten ilk paragrafa da sıçradı kendisi. İsmini duyunca da hep Edith Piaf gelir aklıma.....
Dün hastaydım.
Ne hastasıyım anlamadım.
Bozulmuş oram buram.
Düzeldi sanırımsam.
(cebren ve hile ile şiir yazdım, yani uyak yaptım daha napim..)
Çalışmak için bilgisayarımı açmıştım.. Çıkarımım odur ki exchange server hak ile yeksan olmuş. Üzüldüm sayılmaz.
Bunların dışında sevdiğim pek bi tane sevgili arkadaşımı hala aramadım. En son domuz gribi tehdidi yüzünden görüşememiştik. Ama ben ondan sonra da aramadım. Niye ara-ya-madığımı sorgularken, kendimi, ne diyeceğimi ve nasıl konuşacağımı, ne cevap vereceğimi bilemeyeceğim için arayamadığımı keşfederken buldum. Hoş mu? Değil... Çok kötü.. Bunların ne önemi olabilir diye düşünebilecek kıvama gelemedim.
Kaçarak en fazla kutuplara gidebilirim. Bu bedeviyi de orda ayılar yer sanıyorum.
Şunu da keşfettim:
Özenerek ve bezenerek yaptığım herhangi bir eylem başarılı olmuyor.
Misal,
91'den beri iş mülakatlarına giriyorum. Hayatımda bir kez hazırlanarak gittim, berbat oldu.
Hayatımda bir kez oldukça büyük bir gruba sunum yapmaya kalktığımda hazırlandım, rezil oldu.
Terbiyeli etli kereviz yapmaya kalktım, eridi gitti, böğğh oldu.
(Ammaaa, ben naaptım, alet işler el övünür, el blendırımı aldım (ayak değil), kendisini darrrr daarrrrr diye çorba yaptım. Ayy sen bi leziz ol, bi leziz olllll. Artık devamlı kereviz çorbası yapıyorum. Ekşi olduğu için Deniz de bayılıyor. Ne hoş di mi.. )
Çözümleme paragrafı olarak, meselenin neresinden bakarsanız orasından bir çıkarım yaparsınız, malum.. Ben galiba olmadık, veya en olması gerekli yerinden bakıyorum ki,
Hala mutluyum.
Hamdolsun henüz bir kelek yok. :-)
Turşusu olsa yemez miyim, yerim.
-Reyting mevzu: yazı başlığı nerden çağrışım yaptı bana bulana aferim diycem..
ı-ı...olmadı... bulanın bir hafta bedava reklamını yapsam... bi kereviz çorbası?????----