ben çektim. evin yakınlarında.
Geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2012
5 Ocak 2012
bu yere yazmayı seviyorum itiraf edeceğim. fakat edebi kabiliyetim hiç yok, onu da itiraf edeceğim. (daha sonra yapacağım o yüzden hemen şimdi beklemeyelim.).
çalışmaya başlayalı bir buçuk ay oldu. ilk yavyu köpeemi eve getireli de 3 ay. aslında deniz'in köpeği tabii de, neyse. ilk hafta zorlandım, ikinci çocuğum olmuş gibi oldu. evdeki kuş, kaplumbağa ve balıklar gibi değil. 7 aylık, beyaz uzun tüylü, simsiyah gözlü ve burunlu birşey. severken patik diyorum, kızarken pati. denizse pati a la mode ismini verdi. o bir küçük hanfendü! (öyle bir şarkı yok muydu?)
işyeri ile ilgili komedileri daha sonraya bırakıyorum. çok eğlenceli malzemeler edindim şimdiye kadar. 3 aylık deneme süresi içerisindeyim. bu süre zarfında istifa ettiğim zaman bunları peyderpey yazacağım. edersem ya da edecek olursam demediğimin üstünü fosforluyorum.
bol bol dinlenme, yüzme, kitap ve yemek yapımı, ekmek yapımı ile geçen yedi aydan sonra sabahları kalkıp işe gitmek çok zor oldu demem bekleniyorsa diyemeyeceğim. zor gelmedi. sevmedim ama zor gelmedi. sabah gidiyorum akşam geliyorum. arada çalışıyorum. sinir sistemim alınmış gibi, birşey hissetmiyorum. yaptığım işin kapsamını tecrübe ile bildiğim için boş vaktim kalıyor. stresim yok. akşam eve gelince 5n1k'yı seyrediyorum. hazırlayıp sunan gazeteci kimliğini tarafsız görünmeye çalışan taraflı biri gibi görüyorum. bazen çok kızıyorum ama konular nispetle kısa ve ilgimi çekiyor.
sonra pati kuşu iki kere ağzına aldı. hiç zarar vermedi. burda tavrımı koydum. kuş kendisi üstüne pike yaptı, yere kondu, oyna benimle dedi. pati naapsın? biz elimizi uzattığımızda salise içerisinde tavana uçan kuş nasıl olur da pati'den kaçmaz? flora (kuş) ya intihara meyilli ya da yalnızlıktan balataları sıyırmak üzere.
insan can sıkıcı ciddiyette raporlar yaza yaza normel kompozisyon yazamaz hale gelebiliyor anladığım.!
çalışmaya başlayalı bir buçuk ay oldu. ilk yavyu köpeemi eve getireli de 3 ay. aslında deniz'in köpeği tabii de, neyse. ilk hafta zorlandım, ikinci çocuğum olmuş gibi oldu. evdeki kuş, kaplumbağa ve balıklar gibi değil. 7 aylık, beyaz uzun tüylü, simsiyah gözlü ve burunlu birşey. severken patik diyorum, kızarken pati. denizse pati a la mode ismini verdi. o bir küçük hanfendü! (öyle bir şarkı yok muydu?)
işyeri ile ilgili komedileri daha sonraya bırakıyorum. çok eğlenceli malzemeler edindim şimdiye kadar. 3 aylık deneme süresi içerisindeyim. bu süre zarfında istifa ettiğim zaman bunları peyderpey yazacağım. edersem ya da edecek olursam demediğimin üstünü fosforluyorum.
bol bol dinlenme, yüzme, kitap ve yemek yapımı, ekmek yapımı ile geçen yedi aydan sonra sabahları kalkıp işe gitmek çok zor oldu demem bekleniyorsa diyemeyeceğim. zor gelmedi. sevmedim ama zor gelmedi. sabah gidiyorum akşam geliyorum. arada çalışıyorum. sinir sistemim alınmış gibi, birşey hissetmiyorum. yaptığım işin kapsamını tecrübe ile bildiğim için boş vaktim kalıyor. stresim yok. akşam eve gelince 5n1k'yı seyrediyorum. hazırlayıp sunan gazeteci kimliğini tarafsız görünmeye çalışan taraflı biri gibi görüyorum. bazen çok kızıyorum ama konular nispetle kısa ve ilgimi çekiyor.
sonra pati kuşu iki kere ağzına aldı. hiç zarar vermedi. burda tavrımı koydum. kuş kendisi üstüne pike yaptı, yere kondu, oyna benimle dedi. pati naapsın? biz elimizi uzattığımızda salise içerisinde tavana uçan kuş nasıl olur da pati'den kaçmaz? flora (kuş) ya intihara meyilli ya da yalnızlıktan balataları sıyırmak üzere.
insan can sıkıcı ciddiyette raporlar yaza yaza normel kompozisyon yazamaz hale gelebiliyor anladığım.!
8 Eylül 2008
..and that's just the way it is
‘Until the end of the world’ diyesim geliyor. Ama değildi sanırım. Orda kör karısı için icat yapan bir William Hurt hatırlıyorum.
Rüyaları kaydettikleri bir film vardı.
Strange Days de değildi.
Nı-ıh, her zamanki gibi hatırlayamıyorum.
Her ne filmdi ise o, işte ordaki gibi bir ri-kor-dır istiyorum kendime. Rüyalar için değil, normal akıştaki hayatım için. Arada düğmesine basacağım bi zımbırtı.
Her ama herşey rüzgarla hızla yer değiştiren bir bulut gibiymiş gibi. Pofuduk bulut değil, seyrelmiş, incelmiş ve tel tel olmuş bir bulut. Bulutumsu..
Yazabilsem Çoban’ın İstanbul iş gezileri mealinde çiziktirirdim. Bazı enstantaneler komikti. Olmayanlara bile öylelermiş gibi bakardım belki eskiden, bilmiyorum.
Aklımda kalmıyor. Frekans arttıkça daha da zorlaşıyor.
Eskisi kadar da gülmüyorum sanırım.
Zevksizim.
Tembelim.
Eğlencelik değilim.
Van Morrisson’un ‘Keep it Simple’ albümündeki ‘Keep It Simple’ şarkısına takıntı öğesi abartılmış şekilde takılmış durumdayım.
‘And that’s that’ dediği satıra sanırım.
Ayrıkotu gibiyim.
Güdemeyeceğim yerde keçiler, kaçmadılar ama dağıldılar.
Rüyaları kaydettikleri bir film vardı.
Strange Days de değildi.
Nı-ıh, her zamanki gibi hatırlayamıyorum.
Her ne filmdi ise o, işte ordaki gibi bir ri-kor-dır istiyorum kendime. Rüyalar için değil, normal akıştaki hayatım için. Arada düğmesine basacağım bi zımbırtı.
Her ama herşey rüzgarla hızla yer değiştiren bir bulut gibiymiş gibi. Pofuduk bulut değil, seyrelmiş, incelmiş ve tel tel olmuş bir bulut. Bulutumsu..
Yazabilsem Çoban’ın İstanbul iş gezileri mealinde çiziktirirdim. Bazı enstantaneler komikti. Olmayanlara bile öylelermiş gibi bakardım belki eskiden, bilmiyorum.
Aklımda kalmıyor. Frekans arttıkça daha da zorlaşıyor.
Eskisi kadar da gülmüyorum sanırım.
Zevksizim.
Tembelim.
Eğlencelik değilim.
Van Morrisson’un ‘Keep it Simple’ albümündeki ‘Keep It Simple’ şarkısına takıntı öğesi abartılmış şekilde takılmış durumdayım.
‘And that’s that’ dediği satıra sanırım.
Ayrıkotu gibiyim.
Güdemeyeceğim yerde keçiler, kaçmadılar ama dağıldılar.
7 Ocak 2008
Ehe aha
Ihlamur da varmış burda. Açık çay sanıyordum ben. Bir de kahve makinesi koydular, italyan usulü (türk değil) espresso içmek mümkün. Üç yudum espresso 0.75 ytl'ye. 1 ytl'den küçük bozuk bulamadığım zaman 1 liraya üç yudum alıyorum. Dimağım açılıyor. Sonra da bir famodin attırıyorum, malum midem. Bir famodinin maliyetini de katarsak pek akıl karı sayılmaz ekonomikman..
Bana verilen procelerden biri ertelendi. Müdürüm aradı, söyledi. 'Sana yeni birşeyler bakıyorum' diye ekledi. 'Çok incesiniz, hiç zahmet etmeseydiniz' dedim. Eminim ahizeyi koyduktan sonra çook gülmüştür.
Bugün hiç çalışasım yoktu. Zar zor çalıştım. Öğlen götürdüğüm çoban salatamı ses çıkmasın diye zar zor çiğnedim. Tam çiğnenemeyen hıyarın tuvaletin hijyenine olan etkileri konulu brifingi online olarak ileteceğim. Asenkron. Bundan tez konusu da olur zannımca.
Toplantıdan çıkan arkadaş kar yaayomuş dedi. Yağmış hakikaten. Pencere yakını oturmama rağmen, ben görmeden attırmış, çok bozuldum. Yollar kayan arabalarla dolu. 30la eskişehir yolundan gitmenin ayrıcalığı insanı bi hoş yapıyor. 50'ye çıkınca pis pis bakışlardan nasiplenmek mümkün.
Şimdi nasıl yapacağım da kızımı almaya gideceğim annemlerden onu düşünüyorum.
Etrafta kayan arabalar olduğu müddetçe kar lastiği gereksiz bir lüks. Kaldılar mı kalıyorsun yolda, son model ultra süper kar lastiin olsa kaç yazar.
Epostalarımın kibarlık katsayısını düşürmem lazım. Dolmuşa binen istanbul beyefendisinin anısı gibi: 'Şoför bey, rica etsem beni müsait bir yerde indirmeniz mümkün mü acaba?' Yanındaki muavine dönmüş sürücü: 'Ne diyo lan bu?' 'İncekmiş abi' 'E ööle dese ya, ne yalvarıyo?' Ne kadar kibar, o kadar yumuşak. Otur yerine, sıfır!
Çoban salatasını yoğurtla yerim hep, cacık gibi olur. Üstüne de naneyi ihmal etmeyelim. Mümkünse sarmısak.
Lkyhn söyledikten sonra ben bunun arkaplan, önplan ne tür renk varsa değiştirmişim. Pek kötü olmuş, bir ara uğraşabilmeyi diliyorum, özür de diliyorum, üstüne bir de tarak vericem, mağduriyet olursa kullanılsın diye. Mağduriyetin saçla alakası olmasa da üste taraktan başka bir tek para vermek mümkün, o da ticaret dengemi bozar.
TDK'dan en son kulüp'ün yazılışını öğrenmiştim, klüp zannederdim ben; bugün ise metod sandığım şeyin yazım kılavuzundaki kıyafetinin metot olduğunu öğrendim. Bu sonuncusu iş hayatımda bana yarar. Kulüp ise daha sosyal bir olgu, iş yerinde kullanamam.
Gidiim ben, ocakta yemeem var.
Bana verilen procelerden biri ertelendi. Müdürüm aradı, söyledi. 'Sana yeni birşeyler bakıyorum' diye ekledi. 'Çok incesiniz, hiç zahmet etmeseydiniz' dedim. Eminim ahizeyi koyduktan sonra çook gülmüştür.
Bugün hiç çalışasım yoktu. Zar zor çalıştım. Öğlen götürdüğüm çoban salatamı ses çıkmasın diye zar zor çiğnedim. Tam çiğnenemeyen hıyarın tuvaletin hijyenine olan etkileri konulu brifingi online olarak ileteceğim. Asenkron. Bundan tez konusu da olur zannımca.
Toplantıdan çıkan arkadaş kar yaayomuş dedi. Yağmış hakikaten. Pencere yakını oturmama rağmen, ben görmeden attırmış, çok bozuldum. Yollar kayan arabalarla dolu. 30la eskişehir yolundan gitmenin ayrıcalığı insanı bi hoş yapıyor. 50'ye çıkınca pis pis bakışlardan nasiplenmek mümkün.
Şimdi nasıl yapacağım da kızımı almaya gideceğim annemlerden onu düşünüyorum.
Etrafta kayan arabalar olduğu müddetçe kar lastiği gereksiz bir lüks. Kaldılar mı kalıyorsun yolda, son model ultra süper kar lastiin olsa kaç yazar.
Epostalarımın kibarlık katsayısını düşürmem lazım. Dolmuşa binen istanbul beyefendisinin anısı gibi: 'Şoför bey, rica etsem beni müsait bir yerde indirmeniz mümkün mü acaba?' Yanındaki muavine dönmüş sürücü: 'Ne diyo lan bu?' 'İncekmiş abi' 'E ööle dese ya, ne yalvarıyo?' Ne kadar kibar, o kadar yumuşak. Otur yerine, sıfır!
Çoban salatasını yoğurtla yerim hep, cacık gibi olur. Üstüne de naneyi ihmal etmeyelim. Mümkünse sarmısak.
Lkyhn söyledikten sonra ben bunun arkaplan, önplan ne tür renk varsa değiştirmişim. Pek kötü olmuş, bir ara uğraşabilmeyi diliyorum, özür de diliyorum, üstüne bir de tarak vericem, mağduriyet olursa kullanılsın diye. Mağduriyetin saçla alakası olmasa da üste taraktan başka bir tek para vermek mümkün, o da ticaret dengemi bozar.
TDK'dan en son kulüp'ün yazılışını öğrenmiştim, klüp zannederdim ben; bugün ise metod sandığım şeyin yazım kılavuzundaki kıyafetinin metot olduğunu öğrendim. Bu sonuncusu iş hayatımda bana yarar. Kulüp ise daha sosyal bir olgu, iş yerinde kullanamam.
Gidiim ben, ocakta yemeem var.
1 Ocak 2008
Bi dakka yaav
İşyerindeki odada dört kişiyiz. Aralarından bir kişi ikinci kişiye küstü. Bu arada ikinci kişinin bölümdaşı üçüncü kişi birinci kişiye küstü. Birinci kişi üçüncü kişiye de küstü. Sıkıldım biraz.
Günde bir adet çok açık çay içmeye başladım. Bunun dışında içine çeyrek dilim limon atılmış kaynar su içmeme şaşan çok kişi oldu. İçtiğim çayın veya bitki çayların tadı o kadar da farklı olmuyor ki.
Öğle yemeklerinde aşağıdaki yemekhaneyi tercih etmemeye başladım, en son fularımı domates çorbasına sokup gömlek ve ceketimi lekeledikten sonra... Ben ben olmasaydım fular takmamak da bi alternatif olabilirdi.
Değiştirdim biraz görüntümü bloğgda.
İşle ilgili bir sertifika almam lazım. İki tane de büyük kapsamlı işim var. Ne zaman yüküm sırtıma fazla gelecek bilmiyorum ama şu anda durum iyi.
Bahçede dün bir doğan, bir güvercini (veya kumruyu) halledip tüylerini iki saat yoldu, gözümüzün önünde. Elektra!
Mutlu ve huzurlu yıllar.
Günde bir adet çok açık çay içmeye başladım. Bunun dışında içine çeyrek dilim limon atılmış kaynar su içmeme şaşan çok kişi oldu. İçtiğim çayın veya bitki çayların tadı o kadar da farklı olmuyor ki.
Öğle yemeklerinde aşağıdaki yemekhaneyi tercih etmemeye başladım, en son fularımı domates çorbasına sokup gömlek ve ceketimi lekeledikten sonra... Ben ben olmasaydım fular takmamak da bi alternatif olabilirdi.
Değiştirdim biraz görüntümü bloğgda.
İşle ilgili bir sertifika almam lazım. İki tane de büyük kapsamlı işim var. Ne zaman yüküm sırtıma fazla gelecek bilmiyorum ama şu anda durum iyi.
Bahçede dün bir doğan, bir güvercini (veya kumruyu) halledip tüylerini iki saat yoldu, gözümüzün önünde. Elektra!
Mutlu ve huzurlu yıllar.
2 Aralık 2007
Integro-diferansiyel denklemler hakkında...
Bir ebesobeye kurban gittim. Yazamayacağımdan korkan deli omzuma vurup kaçmış. İyi de yapmış çünkü yazasım yok hakikaten.
Ben küçükken.. bi kere duvara tırmanırken ortasında kalıp avaz avaz bağırıp, yardım çağırmıştım. Deniz yaşındaydım (4.5) ama hatırlıyorum, nasıl bir paniktiyse... Bir kere çelikçomak oynarken bir çocuğun tşörtünü yırtmıştım. Bebeğimin uzun saçlarını 2 numaraya vurmuştum. Bu yüzden abim ona acıyıp sahibi oldu. Adını lale koydu. O zaman sevmiştim bebeği çünkü bana konuştururdu, çok hoşuma giderdi. Annem bize bordo bir örtü üzerine sabunla yollar falan çizmişti elimizdeki üç beş arabayla o yollarda giderdik. Abimle aynı odada yatarken korktuğu için benim elimi tutardı. Akşam okuldan eve gelince üst kattaki dedemle babaanneme uğrar, dedemin kızarttığı tuzsuz ekmekle tuzsuz peyniri yemeğe bayılırdım. Babaanneme kahve yapardım. Ona sakız leblebi almaya giderdim. Alt kattaki tuhafiyeci ayhan amcadan don lastiği alır atlardık. Bir kere lastik bulamayınca iple atlamaya karar vermiştik. Özgeyle iki kişiydik o yüzden direğe geçirmiştik ipi. Ben belde atlarken üstüne basma gibi süperbiyonik bir hareket yapınca önce ben sonra özge üstüste betona serilip kafayı gözü yamultmuştuk. Melihanım teyzeyi çok severdim. Bir kere başörtüsünün (türban değil) altından uzun iki örgüsünü görünce çok hoşuma gitmişti. 70 yaşındaki polis emeklisi kocası ali amca bizim bisiklete binice şapkam uçmuştu. Bisikletimiz kontrpedaldı. Çok gururlanırdık. Kimsede yoktu o zaman. Hala çok rastlanır değil sanırım. En sevmediğim çocuk bize gelecekti, ben de koltuğun üzerine ters biçimde yorgan iğnesi saplamıştım. O sırada annemin kuzeni gelip üstüne oturup ciyaklamaya başlayınca yatağın altına kaçmıştım.
Boklu derede taş savaşı yaparken 30 derecenin üstünde bir eğimde düşmemek için taşlara
Boklu derede taş savaşı yaparken 30 derecenin üstünde bir eğimde düşmemek için taşlara
yapışmışken o çocuk beni kurtarınca vicdan azabı çekmiştim. Vıdır vıdır....
Ben aslında loto çıksa yan gelir yatarım. Sıkılınca da keyfimce bi iş yaparım.
İlk kopya ben liseli bir inekken vatandaşlık dersinden gına gelerek çektiğim kopyadır. Şeklini hatırlamıyorum. Bir kere de üniversiteli bir anti-inekken çekmeye çalıştığım kopyadır.. Yakalanırım korkusuyla o kadar kriptik yazmışım ki, manalarını çözmeye çalışırken sınav bitmişti. Başka da pek hatırlamıyorum. Özrüm var bu konularda. Hem kopya çekme, hem de hatırlamada..
Cep telefonu eğer şarja yatırıp tozunu almazsanız hiçbir işe yaramayan bir zımbırtıdır. Çalışmazken bile (o diil, ben) hayat kurtarabilir. Fotoğraf çekmesi önemlidir. Alışveriş listesinin fotoğrafını çekip alışverişe gitmek çok faidelidir. Mesaj yazma konusunda şimdiki çocuklar bizi solladı. Ben yazana kadar baygınlık geliyor... Bir de birine telefon açtıktan sonra açılmaz ve bir daha da geri aranmazsam bozulurum. Birine merhaba deyip karşılığını almadığımda olduğu gibi..
En saçma huyum yok. En sevmediğim huyum hep yaptığım şeyin en iyisini yapmazsam şevkimin kırılması. O yüzden daldan dala atlarım. Hoşuma gitmeyen insana bunu çaktırmamak gerekliliğinin hasıl olduğu iş hayatında çok sıkıntı çektim, çekerim hala. Bu huyu da sevmem.
Aşk bence bir sudur, iç iç kudur.
En sevdiğim bloglar anlatanların bloglarıdır. Anılar, geziler, geçirilen deneyler....Bir de sürekli şekil değiştiren bloglara bayılırım. Herhangi bir konuda propaganda yapmayıp da günlük tutan blogları severim. Yazı yazıp da komen komenlerine cevap vermeyen,
veya bazılarınınkilerine cevap vermeyenlerinkiler benim bloglarım olamaz.
Sahiplerine de iki yanlış hareketten (yamuktan) sonra antipati beslemeye başlarım...
veya bazılarınınkilerine cevap vermeyenlerinkiler benim bloglarım olamaz.
Sahiplerine de iki yanlış hareketten (yamuktan) sonra antipati beslemeye başlarım...
Gidip ayakkabılarımı bi düzene sokayım.
Aralarinda yazmis olan varsa bittabii yazmasin ama, evinkedisi, ynyny, agackakan.. Onlar da yazsin da okuyalim. Di mi ama...
Aralarinda yazmis olan varsa bittabii yazmasin ama, evinkedisi, ynyny, agackakan.. Onlar da yazsin da okuyalim. Di mi ama...
Bu vesileyle şimdiden kurban bayramınızı kutlarım.
15 Kasım 2007
Hoşgörü dediğin tek dişi kalmış canafaaaarrr
Dün televiziya açıktı, ne hikmetse.
Kamera şakalarını gördük Deniz'le. Bir kısmını anlatabildim ona, bir kısmında 'alahallaaa niye şimdi o ööle ki, niye öyle yapıyo ki buu' diyip gülmedi bile. Bu yorumlara çok güldüm. Güldüm de güldüm içimden...
Ecnebi memlekette tabii bahsettiğim kamera şakaları. O an düşündüm. Bizde olsa şu hamburger çalan ayı kostümlü on bıçak darbesine kurban gitmişti...
Bir millet genetik olarak tahammülsüz olamaz. Tamamen sosyoekonomikpişikolojik nedenlerle bu kadar hoşgörüsüz.
Çok seviyorum hoşgörenleri. Bir işarkadaşım vardı, arkadaşım olamayacak kadar negatif taraflarını gördüm ama sezarın hakkı sezara çok hoşgörülüydü. Bu yüzden hep anarım onu.
Birkaç saat önce işbankasını arıyorum diye bir hanımı aramışım. Ama çok da emindim bankayı aradığımdan o yüzden doğrulama yapmadan konuya girdim. Genelde yaparım ama bu sefer yapmayacağım tuttu.
'Trafik vergisiyle ilgili birşey danıışacaktııım'
Karşıdan sinirli bir ses yumağı geldi:
'Eee, benimle ne ilgisi var trafik vergisininnnn'
diye gürleyip suratıma telefonu kapattı.
Şu anki ruh halim sirayet etmiş olsa bayana bana şunu derdi:
'Yardımcı olmaya çalışiiim ama benim de bu seneki vergiyle ilgili problemlerim var siz en iyisi bankayı arayın'
veya
'Benim pek işim olmaz, siz bankayı arayın'
hiç olmadı
'Sanırım yanlış oldu hanımefendi'......
Hayatta en sinir olduğum şey birinin suratıma telefonu kapatmasıdır. 'Tekrar aç, taciz et çoban, sen de onun suratına kapat, hatta telefonu kır' dürtüsüyle başbaşa kalırım. Bunu da hiç yapmadığım için şişer şişer otururum yere.
Beş dakika önce biri beni aramış geri aradım. Beni aramışsınız diye.
Yaa, yanlış aramış olabilirim ama sizin numaranız bende var, niye? dedi
Ben de çok güldüm, çok hoşuma gitti. Bugün mutlu muyum neyim.
'Eee belki tanışıyoruzdur' dedim
'Adınız ne' dedi, 'çoban' dedim.l
Çok kibarca özür diledi. Ne önemi vardı, bunu dedim ben de. Saygıyla kapattık telefonu.
Kimseyi bilmem ama ben insanlara hoşgörü gösterdiğimde sanki tuvaleti çamaşır suyuyla dezenfekte etmişim gibi huzur doluyorum. Çok kez test ettim, hepsinde aynı huzuru duydum. Çamaşırsuyu huzuru. Güzel başlık..
Trafikte önüme kıran arabaya korna düzmektense 'aaa şaşkına bak' diyip gülüyorum.
Eeeeeyt, bu kadarı da fazla bee. Silkin kendine gel çoban.
Çatlaklık da bir yere kadar.....
Kamera şakalarını gördük Deniz'le. Bir kısmını anlatabildim ona, bir kısmında 'alahallaaa niye şimdi o ööle ki, niye öyle yapıyo ki buu' diyip gülmedi bile. Bu yorumlara çok güldüm. Güldüm de güldüm içimden...
Ecnebi memlekette tabii bahsettiğim kamera şakaları. O an düşündüm. Bizde olsa şu hamburger çalan ayı kostümlü on bıçak darbesine kurban gitmişti...
Bir millet genetik olarak tahammülsüz olamaz. Tamamen sosyoekonomikpişikolojik nedenlerle bu kadar hoşgörüsüz.
Çok seviyorum hoşgörenleri. Bir işarkadaşım vardı, arkadaşım olamayacak kadar negatif taraflarını gördüm ama sezarın hakkı sezara çok hoşgörülüydü. Bu yüzden hep anarım onu.
Birkaç saat önce işbankasını arıyorum diye bir hanımı aramışım. Ama çok da emindim bankayı aradığımdan o yüzden doğrulama yapmadan konuya girdim. Genelde yaparım ama bu sefer yapmayacağım tuttu.
'Trafik vergisiyle ilgili birşey danıışacaktııım'
Karşıdan sinirli bir ses yumağı geldi:
'Eee, benimle ne ilgisi var trafik vergisininnnn'
diye gürleyip suratıma telefonu kapattı.
Şu anki ruh halim sirayet etmiş olsa bayana bana şunu derdi:
'Yardımcı olmaya çalışiiim ama benim de bu seneki vergiyle ilgili problemlerim var siz en iyisi bankayı arayın'
veya
'Benim pek işim olmaz, siz bankayı arayın'
hiç olmadı
'Sanırım yanlış oldu hanımefendi'......
Hayatta en sinir olduğum şey birinin suratıma telefonu kapatmasıdır. 'Tekrar aç, taciz et çoban, sen de onun suratına kapat, hatta telefonu kır' dürtüsüyle başbaşa kalırım. Bunu da hiç yapmadığım için şişer şişer otururum yere.
Beş dakika önce biri beni aramış geri aradım. Beni aramışsınız diye.
Yaa, yanlış aramış olabilirim ama sizin numaranız bende var, niye? dedi
Ben de çok güldüm, çok hoşuma gitti. Bugün mutlu muyum neyim.
'Eee belki tanışıyoruzdur' dedim
'Adınız ne' dedi, 'çoban' dedim.l
Çok kibarca özür diledi. Ne önemi vardı, bunu dedim ben de. Saygıyla kapattık telefonu.
Kimseyi bilmem ama ben insanlara hoşgörü gösterdiğimde sanki tuvaleti çamaşır suyuyla dezenfekte etmişim gibi huzur doluyorum. Çok kez test ettim, hepsinde aynı huzuru duydum. Çamaşırsuyu huzuru. Güzel başlık..
Trafikte önüme kıran arabaya korna düzmektense 'aaa şaşkına bak' diyip gülüyorum.
Eeeeeyt, bu kadarı da fazla bee. Silkin kendine gel çoban.
Çatlaklık da bir yere kadar.....
22 Ekim 2007
Galiba fahri erkekim ben...
Gittik bir yapboz aldık. Bir de su böreği. Hiç yapacak halim yok. Oysa yalancı su böreği yapmayı geçen gün annemden öğrendim.
Etek giyip, saç yaptırıp, makyaj yapacak halim yok, analar partisine... Bir kot giydim, bir tşört. Saçlarımı rüzgara bıraktım.
SORU1: Hangi cinsiyet bu şekilde giyinip çıkar, hem de ilk defa, hemcinslerinin karşısına?
Tahmin ettiğim yere gittim. E yok bunların evleri orda. Hemen aradım.
Aloo demeye lüzum görmedi...:
'Aaaa, çoban, bulamadın mı yoksa?'
'Eehee, yani ben buldum tabii de, nasın gircem ben oraya'
'U dönüşü yapcan, tamam mı?'
'Iıı, aa, tamam tabii yaa'
SORU2: Hangi cinsiyet yolu bulamayınca gururuna yediremediği için kimseye sormaz?
Yarım saat sonra balkondan el salladılar bize. Çıkçıkbitmez merdivenlerden çıktık.
İyi, ev sahibesi benim gibi giyinmiş.
'Nerden kaldın yaa' ve 'evi bulamadın di mi' sorularını şöyle savuşturdum:
'Amaaan, çerkes tavuğu. Hmm. Başlamadık mı yemeğe?'
SORU3: Hankı cinsiyet önce midesini düşünür?
Ben yemem çok aslında ama nasıl açım nasıl açım... Yahu, bi türlü oturmuyolar. Daha gelcek iki aile varmış. Bir anne elimi sıktı, 'benim isimlerle aram yok, çok özür dilerim. Hiç hatırlayamam' falan diyo. 'Ben Fikriye' dedi. 'Merebaa, mereba, memnun oldum, benim de çok yoktur dert etmeyin' dedim. Elimi bırakmadı bir iki saniye kadar, gözlerimin dibine bakıyo. Önce sandım ki şefkat istiyor, kendime çekip yanacıklarından öptüm. Pozisyonun bozulmamasından anladım ki, ismimi unutmuş.. Tekrar sormadan öğrenmek için bu kadar lakırdı. 'Ben çoban' diyince rahatladı. Biraz kendisiyle muhabbet ettik ve benim şişman sandığım bu anne meğer ikinciye hamileymiş. Hmm iyi ki bişii demedim. Çünkü hatırlarım eskiden işyerimde tuvalette bi kızın göbeğine elimi koyup 'kaç aylık' diye sormuştum. Bittabii, gerisini anlatmak istemiyorum. Sonuçta çocuğu olmadı..
SORU4: Hamilelikle şişmanlığı karıştıran cinsiyet hankısıdır?
Konuşkan ve sevimli bi anne var. Ben de ilk onu tanımıştım zaten. Adı Latife. Latife sen ne zaman geldin, Latife sen nerde çalışıyon gibi sorular sormaya başladım. 'Çok soru sorulmasını sevmiyo galiba, yüzü buruşuyo' derken, toplantının son bir saatinde o annenin adının Latife değil Melahat olduğunu öğrendim.
Burda soru moru yok, herkeşin başına gelebilir.
Ay sonunda yemeee oturduk. Aldığım su böreğini yedim, çerkes tavuğu yedim. Üstünde fasülyeleri olan bi salata yedim. Bişi daha yedim. Ama içemedim kardişim. Carcarcarcar herkes birbiriyle muhabbet ediyor ama "kim saniyede daha fazla şey söyler ve dahi yüksek sesle" yarışına girmiş. Arkadaki pencereye dalıp dalıp gidiyorum. Tam karşımdaki anne işkilleniyo, devamlı poposunu kaldırıp sandalyede farklı yerlere koyuyor. Bir kere gözgöze geldik, bana gülümsedi. Ben anladım ki, ben pencereye baktıkça o kendisine baktığımı sanıyor ve ben şaşıyım diye bana üzülüyor için için. Kimbilir kaç kere güldü bana da ben farkına varmadım. Bu da ayıp hanesine ikinci çarpıyı gerektirir.
Bir ara irkildim, lafın sonunda çoban hitabı vardı. Eveet tabii dedim gülümseyerek. Yandaki kaçlısın diye tekrar etti soruyu. Ben oossdört yaşındayım deyince bir iki es'ten sonra 'aaa' nidaları çıktı. Olsun, ben alışkınım. Cep konyaaa mı getirsemdi? Çay alır mısın diyo Nazmiye evsahibi. Ben içmem diyorum.
'Ne içersin' diyince 'hiiç, su içiim bari' diyebiliyorum. Rakı var mı rakıııı?
Deniz gidip gidip geliyo garibim. Anlamalıydım.
Bir müddet onunla oynayıp rehabilite oluyorum.
Aaaay, hiçbişii yemediniz diyo Nazmiye. 'Ben yedim, onlar yemedi' diye diğerlerini gammazlıyorum işaret parmağımla.. Mutlu mutlu gülüyorum.
SORU5: Biliyosun soruyu.
Okul muhabbeti. Aaaayyyihhhggttt.. Hayatimin en kötü günü bu olsa gerek. Eski okulum hakkında konuşuyorlar. Atıp atıp tutuyorlar. Hiçbişii demem. Banne. Sen nereye vercen diyince bilmiyorum diyorum.
Bir yarım saat sonra herkes şeceresini dökmeye başlarken konu hangi okuldan mezunsuna varınca orda anlıyorlar ama hiçbiri dediklerimiz doğru muydu diye sormuyo. Alllahtan. Bu sırada sandalyede bağdaş kurmuşum. Hafif hafif göbeeeem kaşınıyo..
Bir anne kulaklarının kepçe olduğunu söylüyor. Hanife. Kimse farketmemiş ki kulaklarının kepçe olduğunu.. Hanife bize gelmeden önce kuvaföre gitmiş üstüne simli bişiiler giymiş, kolsuz. Bir gri pantelon, bol makyac. 'Nebliiim kimle karşılaşacağımı, böyle candan olduğunuzu ne biliiim' derken sol gözünün akıyla bana baktığını hissettim. Kırık saç uçlarımla spor çoraplarıma baktım. İki salise içinde damdaki kumrulara bakıp 'Hangisi kumru hangisi güvercin diye bi soru atsam ortaya aceba hangisi bilebilir?' diye düşünüyodum. Nazmiyeye tuvaleti sordum. Geri döndüğümde tuvalette aklıma gelen ''kepçe kulak için emirgandan koysan boğaza süzüle süzüle iner' derlermiş' lafını dedim. Hanife matrak bi kız yine de, çok güldü. Biraz pişman oldum, dalga geçmek için söylüyorum sanabilirlerdi, ben severim kepçekulak.
Bu nedenledir ki, kulağını yapıştıran model arkadaşı bahis konusu etmeden 'eee şimdi ne kadar var doğuma?' diye öteki arkadaşa bulaştım.
SORU6: Patavatsızlık teoride cinse özgü olmasa da, uygulamada erkekler üstündür. Not: ama bu bi soru diil ki!! (bkz.cesur civciv)
Bi çocuk su istedi benden. Götürünce diğer 7 çocuk daha istedi su. Hepsini götürünce Deniz bana 'Çoban, artık sen şimdii bizim hizmetçimizmişsiiiin' diye oyun yarattı.. Suları içerken tüm kızlar büyümüş de küçülmüş gibi nazik nazik pozlardaydılar. Ben komiklik olsun diye hüüüüüüüüpfffff diye içtim. Normalde öyle içmem.. Bi kızın gözünde korku, diğerinin kaşlarını çatık görünce Deniz'e baktım. Kikiridiyodu. Rahatladım. Yine de suyumu uslu uslu içmeye karar verdim.
Bir ara 2 m2lik balkonda üstüsteyken kendimi aşağı salıversem güle mi çakılırım ıhlamura mı hesapları yapıyodum.
Giderken biz de bekleriz demedim.
Kesin erkekim. Bildim.
PS. İsimler gerçek diil tabii. Bi deniz gerçek, bi çoban.
PS2. Tuvalete lavabo diyor herkes benim dışımda.. Çünkü, lavaboya çiş yapmak iğrenç bişi bence..
PS3. Yoort denize sordu dun, nerdeymis evleri diye. Deniz u dönüşü yaptık dedi. ))))
Etek giyip, saç yaptırıp, makyaj yapacak halim yok, analar partisine... Bir kot giydim, bir tşört. Saçlarımı rüzgara bıraktım.
SORU1: Hangi cinsiyet bu şekilde giyinip çıkar, hem de ilk defa, hemcinslerinin karşısına?
Tahmin ettiğim yere gittim. E yok bunların evleri orda. Hemen aradım.
Aloo demeye lüzum görmedi...:
'Aaaa, çoban, bulamadın mı yoksa?'
'Eehee, yani ben buldum tabii de, nasın gircem ben oraya'
'U dönüşü yapcan, tamam mı?'
'Iıı, aa, tamam tabii yaa'
SORU2: Hangi cinsiyet yolu bulamayınca gururuna yediremediği için kimseye sormaz?
Yarım saat sonra balkondan el salladılar bize. Çıkçıkbitmez merdivenlerden çıktık.
İyi, ev sahibesi benim gibi giyinmiş.
'Nerden kaldın yaa' ve 'evi bulamadın di mi' sorularını şöyle savuşturdum:
'Amaaan, çerkes tavuğu. Hmm. Başlamadık mı yemeğe?'
SORU3: Hankı cinsiyet önce midesini düşünür?
Ben yemem çok aslında ama nasıl açım nasıl açım... Yahu, bi türlü oturmuyolar. Daha gelcek iki aile varmış. Bir anne elimi sıktı, 'benim isimlerle aram yok, çok özür dilerim. Hiç hatırlayamam' falan diyo. 'Ben Fikriye' dedi. 'Merebaa, mereba, memnun oldum, benim de çok yoktur dert etmeyin' dedim. Elimi bırakmadı bir iki saniye kadar, gözlerimin dibine bakıyo. Önce sandım ki şefkat istiyor, kendime çekip yanacıklarından öptüm. Pozisyonun bozulmamasından anladım ki, ismimi unutmuş.. Tekrar sormadan öğrenmek için bu kadar lakırdı. 'Ben çoban' diyince rahatladı. Biraz kendisiyle muhabbet ettik ve benim şişman sandığım bu anne meğer ikinciye hamileymiş. Hmm iyi ki bişii demedim. Çünkü hatırlarım eskiden işyerimde tuvalette bi kızın göbeğine elimi koyup 'kaç aylık' diye sormuştum. Bittabii, gerisini anlatmak istemiyorum. Sonuçta çocuğu olmadı..
SORU4: Hamilelikle şişmanlığı karıştıran cinsiyet hankısıdır?
Konuşkan ve sevimli bi anne var. Ben de ilk onu tanımıştım zaten. Adı Latife. Latife sen ne zaman geldin, Latife sen nerde çalışıyon gibi sorular sormaya başladım. 'Çok soru sorulmasını sevmiyo galiba, yüzü buruşuyo' derken, toplantının son bir saatinde o annenin adının Latife değil Melahat olduğunu öğrendim.
Burda soru moru yok, herkeşin başına gelebilir.
Ay sonunda yemeee oturduk. Aldığım su böreğini yedim, çerkes tavuğu yedim. Üstünde fasülyeleri olan bi salata yedim. Bişi daha yedim. Ama içemedim kardişim. Carcarcarcar herkes birbiriyle muhabbet ediyor ama "kim saniyede daha fazla şey söyler ve dahi yüksek sesle" yarışına girmiş. Arkadaki pencereye dalıp dalıp gidiyorum. Tam karşımdaki anne işkilleniyo, devamlı poposunu kaldırıp sandalyede farklı yerlere koyuyor. Bir kere gözgöze geldik, bana gülümsedi. Ben anladım ki, ben pencereye baktıkça o kendisine baktığımı sanıyor ve ben şaşıyım diye bana üzülüyor için için. Kimbilir kaç kere güldü bana da ben farkına varmadım. Bu da ayıp hanesine ikinci çarpıyı gerektirir.
Bir ara irkildim, lafın sonunda çoban hitabı vardı. Eveet tabii dedim gülümseyerek. Yandaki kaçlısın diye tekrar etti soruyu. Ben oossdört yaşındayım deyince bir iki es'ten sonra 'aaa' nidaları çıktı. Olsun, ben alışkınım. Cep konyaaa mı getirsemdi? Çay alır mısın diyo Nazmiye evsahibi. Ben içmem diyorum.
'Ne içersin' diyince 'hiiç, su içiim bari' diyebiliyorum. Rakı var mı rakıııı?
Deniz gidip gidip geliyo garibim. Anlamalıydım.
Bir müddet onunla oynayıp rehabilite oluyorum.
Aaaay, hiçbişii yemediniz diyo Nazmiye. 'Ben yedim, onlar yemedi' diye diğerlerini gammazlıyorum işaret parmağımla.. Mutlu mutlu gülüyorum.
SORU5: Biliyosun soruyu.
Okul muhabbeti. Aaaayyyihhhggttt.. Hayatimin en kötü günü bu olsa gerek. Eski okulum hakkında konuşuyorlar. Atıp atıp tutuyorlar. Hiçbişii demem. Banne. Sen nereye vercen diyince bilmiyorum diyorum.
Bir yarım saat sonra herkes şeceresini dökmeye başlarken konu hangi okuldan mezunsuna varınca orda anlıyorlar ama hiçbiri dediklerimiz doğru muydu diye sormuyo. Alllahtan. Bu sırada sandalyede bağdaş kurmuşum. Hafif hafif göbeeeem kaşınıyo..
Bir anne kulaklarının kepçe olduğunu söylüyor. Hanife. Kimse farketmemiş ki kulaklarının kepçe olduğunu.. Hanife bize gelmeden önce kuvaföre gitmiş üstüne simli bişiiler giymiş, kolsuz. Bir gri pantelon, bol makyac. 'Nebliiim kimle karşılaşacağımı, böyle candan olduğunuzu ne biliiim' derken sol gözünün akıyla bana baktığını hissettim. Kırık saç uçlarımla spor çoraplarıma baktım. İki salise içinde damdaki kumrulara bakıp 'Hangisi kumru hangisi güvercin diye bi soru atsam ortaya aceba hangisi bilebilir?' diye düşünüyodum. Nazmiyeye tuvaleti sordum. Geri döndüğümde tuvalette aklıma gelen ''kepçe kulak için emirgandan koysan boğaza süzüle süzüle iner' derlermiş' lafını dedim. Hanife matrak bi kız yine de, çok güldü. Biraz pişman oldum, dalga geçmek için söylüyorum sanabilirlerdi, ben severim kepçekulak.
Bu nedenledir ki, kulağını yapıştıran model arkadaşı bahis konusu etmeden 'eee şimdi ne kadar var doğuma?' diye öteki arkadaşa bulaştım.
SORU6: Patavatsızlık teoride cinse özgü olmasa da, uygulamada erkekler üstündür. Not: ama bu bi soru diil ki!! (bkz.cesur civciv)
Bi çocuk su istedi benden. Götürünce diğer 7 çocuk daha istedi su. Hepsini götürünce Deniz bana 'Çoban, artık sen şimdii bizim hizmetçimizmişsiiiin' diye oyun yarattı.. Suları içerken tüm kızlar büyümüş de küçülmüş gibi nazik nazik pozlardaydılar. Ben komiklik olsun diye hüüüüüüüüpfffff diye içtim. Normalde öyle içmem.. Bi kızın gözünde korku, diğerinin kaşlarını çatık görünce Deniz'e baktım. Kikiridiyodu. Rahatladım. Yine de suyumu uslu uslu içmeye karar verdim.
Bir ara 2 m2lik balkonda üstüsteyken kendimi aşağı salıversem güle mi çakılırım ıhlamura mı hesapları yapıyodum.
Giderken biz de bekleriz demedim.
Kesin erkekim. Bildim.
PS. İsimler gerçek diil tabii. Bi deniz gerçek, bi çoban.
PS2. Tuvalete lavabo diyor herkes benim dışımda.. Çünkü, lavaboya çiş yapmak iğrenç bişi bence..
PS3. Yoort denize sordu dun, nerdeymis evleri diye. Deniz u dönüşü yaptık dedi. ))))
21 Ekim 2007
Beynim kulağımdan akayazdı
Malzeme topladım toplamasına ama hiçbirini hatırlamıyorum. Hiç keyifli birşey hatırlayasım da yok.
Detayla yazamayacağıma karar verdim.
3.5 saat süren, bol vıdıvıdı ve bol bağırış çağırışlı bir toplantıydı işte.
Yine benim pek küçük göründüğüm üzere konuşmalar oldu. Ben de 3 bayan şahısın benden küçük olduğunu ama hayli büyük göründüğünü görüp şaşırdım yine.
Gitmeden önce evin evkızının Deniz'e fena halde çemkirip 'kötüüü, iiireeenç' diye bağırıp, yastıkları suratına fırlatmasıyla biraz şoke oldum. Suratındaki ifadeyi destek alacak olursam eline bıçak verilse karnını deşecek gibiydi. Annesi pek sakindi ve olur böyle şeyler ne var ki yaklaşımındaydı. 'arkadaşının canını yakacaksın' gibi bir lakırdı mırıldandı ki, zaten, kızcağızın yapmaya çalıştığı da bence buydu. İlk darbeyi ben araya girdiğim için yedim. Yastık ağır, kız manda gibi kuvvetliydi. İkinciyi de, baktım annesi yavaş yavaş seğirtiyor bize doğru hemen denizi ordan uzaklaştırma yoluyla savuşturdum. Şaşırdığım şey ortada bir neden görünmemesiydi. Deniz de nedenini anlamamış. Çünkü benim küçük ondan fersah fersah kaçıyordu son saatlerde. Biraz sinirlenmişti kız. Yok yahu, ne birazı. Daha sonradan Deniz'in boynunu da sıktığını öğrendim. Deniz normalde nedenini tahmin eder veya eşşek gibi bilir. 'Ben ona şööle yaptım da o da bana ööle yaptı' der. Bunda ne gözle görülen, ne söylenen, ne sezilen bir durum vardı. Bir kişi kulağıma 'kıskanıyor olabilir' dedi ama bu kadar küçükten başlamaz bu işler diye düşünürüm ben. Bu olay moralimi bir kere bozdu. İkinci moral bozukluğu Deniz'in merdivenden inerken 'Kimse benimle arkadaş olmak istemiyo' diye bir arkadaşına yakınmasıydı. Diğeri 'Ben seninle arkadaş olurum' diyince çapraşık duygularım su yüzüne çıktı. Denizi sıkboğaz etmek istemiyorum ama sormam lazım, çok şaşırıyorum çünkü. Diğerlerinin arasında biraz yeni mi yoksa ne tür nedeni olabilir bilmiyorum çünkü huysuz, kızgın, oyunbozan biri de değil. Neyse bakacağız.
Yemekleri tahmin edersiniz. Evhanımı arkadaşımız çok mahir..
Ben sevdiğim bir ev yemekçisinden su böreği aldım. Bir tek ben yedim. Biraz da çerkes tavuğu yedim. Bitki çayı içtim sonra da bol bol su. Yapboz götürdüm, kocaman. Ama kızlar kuaför mutfak ve bebek üçlüsünden kurtulamadılar. Deniz dışında. En çok tahta trenle, resim ve dans üzerine kurulu bir oyun kurdu. Bir de hediye paketlerinden birinin ipini kolye haline getirdi ve onunla oynadı. Onu evin kızına hediye edecekti ama vazgeçmiş olsa iyi olur.
Midem dürüm oldu. Beynim de bu kadar saatin sonunda puding oldu. İki anneyi çok sevdim özellikle. Ne iş ki biri devamlı 'Nası yani yaaa oldum' diye konuşan bir güzel.
Detayla yazamayacağıma karar verdim.
3.5 saat süren, bol vıdıvıdı ve bol bağırış çağırışlı bir toplantıydı işte.
Yine benim pek küçük göründüğüm üzere konuşmalar oldu. Ben de 3 bayan şahısın benden küçük olduğunu ama hayli büyük göründüğünü görüp şaşırdım yine.
Gitmeden önce evin evkızının Deniz'e fena halde çemkirip 'kötüüü, iiireeenç' diye bağırıp, yastıkları suratına fırlatmasıyla biraz şoke oldum. Suratındaki ifadeyi destek alacak olursam eline bıçak verilse karnını deşecek gibiydi. Annesi pek sakindi ve olur böyle şeyler ne var ki yaklaşımındaydı. 'arkadaşının canını yakacaksın' gibi bir lakırdı mırıldandı ki, zaten, kızcağızın yapmaya çalıştığı da bence buydu. İlk darbeyi ben araya girdiğim için yedim. Yastık ağır, kız manda gibi kuvvetliydi. İkinciyi de, baktım annesi yavaş yavaş seğirtiyor bize doğru hemen denizi ordan uzaklaştırma yoluyla savuşturdum. Şaşırdığım şey ortada bir neden görünmemesiydi. Deniz de nedenini anlamamış. Çünkü benim küçük ondan fersah fersah kaçıyordu son saatlerde. Biraz sinirlenmişti kız. Yok yahu, ne birazı. Daha sonradan Deniz'in boynunu da sıktığını öğrendim. Deniz normalde nedenini tahmin eder veya eşşek gibi bilir. 'Ben ona şööle yaptım da o da bana ööle yaptı' der. Bunda ne gözle görülen, ne söylenen, ne sezilen bir durum vardı. Bir kişi kulağıma 'kıskanıyor olabilir' dedi ama bu kadar küçükten başlamaz bu işler diye düşünürüm ben. Bu olay moralimi bir kere bozdu. İkinci moral bozukluğu Deniz'in merdivenden inerken 'Kimse benimle arkadaş olmak istemiyo' diye bir arkadaşına yakınmasıydı. Diğeri 'Ben seninle arkadaş olurum' diyince çapraşık duygularım su yüzüne çıktı. Denizi sıkboğaz etmek istemiyorum ama sormam lazım, çok şaşırıyorum çünkü. Diğerlerinin arasında biraz yeni mi yoksa ne tür nedeni olabilir bilmiyorum çünkü huysuz, kızgın, oyunbozan biri de değil. Neyse bakacağız.
Yemekleri tahmin edersiniz. Evhanımı arkadaşımız çok mahir..
Ben sevdiğim bir ev yemekçisinden su böreği aldım. Bir tek ben yedim. Biraz da çerkes tavuğu yedim. Bitki çayı içtim sonra da bol bol su. Yapboz götürdüm, kocaman. Ama kızlar kuaför mutfak ve bebek üçlüsünden kurtulamadılar. Deniz dışında. En çok tahta trenle, resim ve dans üzerine kurulu bir oyun kurdu. Bir de hediye paketlerinden birinin ipini kolye haline getirdi ve onunla oynadı. Onu evin kızına hediye edecekti ama vazgeçmiş olsa iyi olur.
Midem dürüm oldu. Beynim de bu kadar saatin sonunda puding oldu. İki anneyi çok sevdim özellikle. Ne iş ki biri devamlı 'Nası yani yaaa oldum' diye konuşan bir güzel.
15 Ekim 2007
Şeker bayramını atlatırken
Şu şeker bayramını çok seviyorum ama beni müşkül duruma düşürüp duruyor.
Likörde tek seçeneğim var, kremali turk kahveli likör. Baileys gibi. Fakat bir pigme likör bardağı kadar. Gerisine zorlanırsam doğrudan 'madem içiciiz sek şarap yok mu şarap, bira da olur' diyesim geliyor. Portakal, ahududu yok limon nane, altın likörü falan böğürtü şeklinde geri tepiyor.
Şeker bayramında kuru incir, kayısı, üzüm taraftarıyım en kötü. Arada tatlıdan bayıntı gelmesin diye de ceviz, badem, fındık. Şimdi böyle bi ikramda bulunursam sağlık kaçığı olarak mimleneceğimden evime hep çikolata, şeker alırım. Halbuki ben severim de zararlı şeyleri.
Bu sene mabel'in badem üstü acayip güzel renklere bulanmış drajelerini gördüm. Görüntüsü bir güzel bir güzel.
Ben zordayım. Tatlının t'sinden hoşlanmıyorum. Burda da en az on kere yazmışımdır, kendimi kelaynak gibi hissettiriyor çünkü. Elimde değil. Eskiden de düşkün değildim ama şimdi hiç katlanamıyorum. Midemi allak bullak ediyor. Sabahtan akşama keçi gibi tuz yaliicam ben, o türden. Belki bu blogdan sonra bu patolojik durumum artmıştır.
Bu durumda şeker bayramı nasıl atlatılır?
Tatlı reddeden insan ya seeemiyom diye yalan söylüyordur ya da rejim yapıyordur başka yolu yoktur görüşü genellikle hakim çünkü.
Evime misafir gelenlerde yırtabiliyorum. Misafir gitmem durumunda kaçış yollarım var. Bu yollardan biri kesinlikle tuvalete kaçmak falan diil. Tuvalet sonrası yakalanırsınız. Hiç çıkmazsanız kapı altından bile atılabilir. Çöpe atmak tehlikelidir, çöp araştırılıp ortaya çıkabilir namussuzluğunuz.. Ağzınıza atıp bir müddet çaktırmayıp sonra uygun bir köşe bulup peçeteye çıkarmak bir yöntemdir. Bunu da çantaya atmak tehlikelidir. Sonra cep telefonundan kulağınıza portakal tadı akması olasıdır. Ne yazık ki ilaçlardan yırtmak için bulunan dilaltı yolu işlemez. şeker erir de erir. E şeker bayramında misafirlikte 'ay içim ezildi biraz peynir var mı peenir' deee denmeyeceği malumdur.
Şeker çikolata ikramlarını reddetmeye kalkarsan 'aaa rejim yapiyosun di mi?' yle başlayan işkence sizi bulur. 'Yok aslinda pek yapmiyorum' dersin ama bu nedense evet yapıyorum'la eşdeğerdir. Hemen etraftan toplanılan diyet yapan şahıslarla ilgili anılar anlatılır, 'ne gerek var diyet yapmasana' diye itinalı bir gemici düğümüyle olay soğumaya bırakılır. Sadece bir müddet sonra yine bir kilo mevzuna dönüldüğünde 'aa bak çoban da yapıyomuş, ne gerek var' diye bir taşım kaynatılmaya devam edilir.
'Ama, ama, ben, benn...' diyemezsin bile.
Aslında ben artık alıştım. Öyle de desen böyle de desen gideceği yer aynı olduğu için 'rejim yapıyorum ben almiim şeker' demek en sağlam yoldur. Biraz ısrar edince karşı taraf 'aaa aşkolsun ama bak ne güzel vermişim, lütfen çomak sokma' anafikri etrafında dönen cümlelerle insaflının elinden kurtulmak mümkündür.
E ben bir miktar yedim.
Eve gelince çıkardım salatalıklarımı ve tuzumu..
Kör olacam bu gidişle...
Likörde tek seçeneğim var, kremali turk kahveli likör. Baileys gibi. Fakat bir pigme likör bardağı kadar. Gerisine zorlanırsam doğrudan 'madem içiciiz sek şarap yok mu şarap, bira da olur' diyesim geliyor. Portakal, ahududu yok limon nane, altın likörü falan böğürtü şeklinde geri tepiyor.
Şeker bayramında kuru incir, kayısı, üzüm taraftarıyım en kötü. Arada tatlıdan bayıntı gelmesin diye de ceviz, badem, fındık. Şimdi böyle bi ikramda bulunursam sağlık kaçığı olarak mimleneceğimden evime hep çikolata, şeker alırım. Halbuki ben severim de zararlı şeyleri.
Bu sene mabel'in badem üstü acayip güzel renklere bulanmış drajelerini gördüm. Görüntüsü bir güzel bir güzel.
Ben zordayım. Tatlının t'sinden hoşlanmıyorum. Burda da en az on kere yazmışımdır, kendimi kelaynak gibi hissettiriyor çünkü. Elimde değil. Eskiden de düşkün değildim ama şimdi hiç katlanamıyorum. Midemi allak bullak ediyor. Sabahtan akşama keçi gibi tuz yaliicam ben, o türden. Belki bu blogdan sonra bu patolojik durumum artmıştır.
Bu durumda şeker bayramı nasıl atlatılır?
Tatlı reddeden insan ya seeemiyom diye yalan söylüyordur ya da rejim yapıyordur başka yolu yoktur görüşü genellikle hakim çünkü.
Evime misafir gelenlerde yırtabiliyorum. Misafir gitmem durumunda kaçış yollarım var. Bu yollardan biri kesinlikle tuvalete kaçmak falan diil. Tuvalet sonrası yakalanırsınız. Hiç çıkmazsanız kapı altından bile atılabilir. Çöpe atmak tehlikelidir, çöp araştırılıp ortaya çıkabilir namussuzluğunuz.. Ağzınıza atıp bir müddet çaktırmayıp sonra uygun bir köşe bulup peçeteye çıkarmak bir yöntemdir. Bunu da çantaya atmak tehlikelidir. Sonra cep telefonundan kulağınıza portakal tadı akması olasıdır. Ne yazık ki ilaçlardan yırtmak için bulunan dilaltı yolu işlemez. şeker erir de erir. E şeker bayramında misafirlikte 'ay içim ezildi biraz peynir var mı peenir' deee denmeyeceği malumdur.
Şeker çikolata ikramlarını reddetmeye kalkarsan 'aaa rejim yapiyosun di mi?' yle başlayan işkence sizi bulur. 'Yok aslinda pek yapmiyorum' dersin ama bu nedense evet yapıyorum'la eşdeğerdir. Hemen etraftan toplanılan diyet yapan şahıslarla ilgili anılar anlatılır, 'ne gerek var diyet yapmasana' diye itinalı bir gemici düğümüyle olay soğumaya bırakılır. Sadece bir müddet sonra yine bir kilo mevzuna dönüldüğünde 'aa bak çoban da yapıyomuş, ne gerek var' diye bir taşım kaynatılmaya devam edilir.
'Ama, ama, ben, benn...' diyemezsin bile.
Aslında ben artık alıştım. Öyle de desen böyle de desen gideceği yer aynı olduğu için 'rejim yapıyorum ben almiim şeker' demek en sağlam yoldur. Biraz ısrar edince karşı taraf 'aaa aşkolsun ama bak ne güzel vermişim, lütfen çomak sokma' anafikri etrafında dönen cümlelerle insaflının elinden kurtulmak mümkündür.
E ben bir miktar yedim.
Eve gelince çıkardım salatalıklarımı ve tuzumu..
Kör olacam bu gidişle...
20 Eylül 2007
Karışık buruşuk
Lawrence Durrell'in Kıbrıs'ın Acı Limonları kitabını bitirdim biraz hızlıca ama zevkle.
Çok hoşuma gitti. İskenderiye Dörtlüsü çok güzeldi, Durell'in.
Fakat bu, benim için daha özel bir kitap. Kıbrıs'a, Rum'a, ordaki Türkler'e, burdaki Rumlara olan merakım yüzünden.
Araya hızlı bir Grange'yle bir de D.Brown attırdım. Aziz Nesin'i saymıyorum.
Şimdi gözümü Avignon beşlisine diktim. Kısmet.
Bir de, çok zor ama, yapabilirsem G.Perec'in su e'leri tamamen yokettiği la disparition'una. Çok ürküyorum. Ama azimliyim oldukça.
Tabi stooobeli şoltkeyk dizisini yemiş yutmuş bulunuyorum. O, uzmanlığım...
Bir de, elektla'ya tesekurler, dizitv'ye bakıyorum. Orda bir dizide bir adamı gördüm nerrrden tanıyorum bu adamı diyip duruyorum. Fakat şimdi diziyi de hatırlamıyorum. Yani böööle dilin ucuna gelir ya, benim de gözümün ucunda durup duruyo adam. Yok....
Deniz oyuncaklarını toplama konusunda master ve doktorasını tamamlayıp şimdi akademik hayata atıldı. Şöyle ki:
Çoban: Denizcim, hadi yatıcaz, oyuncakları topla. Haydi hop hop hop
Deniz: Tamam, yaldım edel misin
Çoban: (Aha, tamam dedi amanin.. Mest) Aaahaha, tabi ederim...
Deniz: Olduu, şimdi sen olaya git, yeldeki balbunyalalla melcimekleli topla (yok, mutfakcilik oynamistik da...)
Çoban: Peki
Deniz: Yoolt, sen de şuldaki bebekleli al, kutusu şulda onun içine koyacaksın, tamam mı
Yoolt: Tamam
Birden yoort ve çoban kazlandıklarını farkederler çünkü deniz arazi olmuştur. Bir iki saniye kadar yerde diz çökmüş bir halde bakışırlar.
Neyse, buna da şükür. En azından organizasyon kabiliyeti var arkadaşın.
Yok, yahu. Hiç yardım etmedi değil. Hatta ben balbunyalalı topladıktan sonra bir kere de portatif mutfağı yere düşürünce hepsini yere saçtım da tavukla omleti yerden o topladı.
Ev bir haftadir şeytan merdiveni ve balonlarla dolu. İçimizden birinin bir sonraki yaşgününe kadar kaldırmayı düşünmüyorum. Kim uğraşacak!
Detoks yapıyorum kendime. Nasıl yapıldığını bilmiyorum ama ben şunu yaptım, kabul olur herhalde: dün kendime sadece sebze şeyettim. Güzeldi. Biraz gaz yapıyo yan etki olarak, afedelsiniz. Bir de sebze suları çıktı ya, ne yalan sööliim kutularını daha çok seviyorum. Ehehe. Kendi evimde sıkma aparatım var, birgün avokado sıkıcam. Deneysel olarak, bakalım suyu çıkcak mı.. Yenilerden bir ayva suyu çıkmış ki şahsen bayıldım, bir miktar tatli gelmesine ragmen.. Benden başka bayılan sayısının fazla olacağını tahmin etmiyorum. Bizim ayvalar da oldu. Yemek istiyorum, başka da birşey yapmak aklıma gelmiyor. Tatlı olmasın lütfen...
Detoks dedim, aklıma botoks geldi. Botokstan da Suzan Avcı geldi. İz tv'de bugün Türk fantastik filmleri konulu bir belgesel izledim. Çok zevkliydi.
Özellikle Kilink'leri falan tekrar hatırlamak çok hoştu. Süper adamlar, örümcek adamlar, tarzan istanbul'dalar, bir tane de süper
kızımız olduğunu biliyor muydunuz? Aybiçe kurt kız: Canan Perver.
Şimdi kült diye anılan tüm filmlere hafiften değiniyordu belgesel. Yönetmenler bir yere kadar haklı aslında. Çetin İnanç (Dünyayı Kurtaran Adamın yönetmeni) diyor ki: 'Yahu tamam. Şimdi izledin mi boktan filmler. Ama zamanına bakacaksın. Madem o kadar kötü niye bu devirde hala dünyayı kurtaran adamın oğlu gibi filmler çekiyosun ki, git kendi özgün senaryonu bul' diyor.
Ki bence haklı. İnsanlar ilk filme güldü diye bundan prim yapmaya çalışmak doğru gelmiyor bana.
Bir de Aytekin Akkaya diyor: Evet, insanları şimdi çok güldürüyor. Ama biz yüreğimizi koymuştuk ortaya. Kırılmadık kemiğim kalmadı vücudumda benim. Ayazda, kavurucu sıcakta bana mısın demedik.
Ama fakat lakin, hakikaten.... Replikler hökür hökür güldürüyor insanları. Hangi film şimdi hatırlamıyorum. Batman ve Robin'in türk versiyonu muydu acaba:
Ooof ooff
Nooldu abi
O öldü, şu öldü
Eeee
Na bu da öldü
Aaa napcaz abi
Hadi eve gidelim.
Peki.
Hadi..
Çok hoşuma gitti. İskenderiye Dörtlüsü çok güzeldi, Durell'in.
Fakat bu, benim için daha özel bir kitap. Kıbrıs'a, Rum'a, ordaki Türkler'e, burdaki Rumlara olan merakım yüzünden.
Araya hızlı bir Grange'yle bir de D.Brown attırdım. Aziz Nesin'i saymıyorum.
Şimdi gözümü Avignon beşlisine diktim. Kısmet.
Bir de, çok zor ama, yapabilirsem G.Perec'in su e'leri tamamen yokettiği la disparition'una. Çok ürküyorum. Ama azimliyim oldukça.
Scorsese'nin köstebek'ini izledim. Bir hafta önce olmalı. Şunu da dedim: Aceba daha önce izlemiş miydim? ... Şimdi ise, aradan bir hafta geçmiş, birşey hatırlamıyorum. Hmm, iyiydi diyorum soranlara. Sonunu pek hatırlayamıyorum. Oyuncu performansları çok iyiydi fakat.
Tabi stooobeli şoltkeyk dizisini yemiş yutmuş bulunuyorum. O, uzmanlığım...
Bir de, elektla'ya tesekurler, dizitv'ye bakıyorum. Orda bir dizide bir adamı gördüm nerrrden tanıyorum bu adamı diyip duruyorum. Fakat şimdi diziyi de hatırlamıyorum. Yani böööle dilin ucuna gelir ya, benim de gözümün ucunda durup duruyo adam. Yok....
Deniz oyuncaklarını toplama konusunda master ve doktorasını tamamlayıp şimdi akademik hayata atıldı. Şöyle ki:
Çoban: Denizcim, hadi yatıcaz, oyuncakları topla. Haydi hop hop hop
Deniz: Tamam, yaldım edel misin
Çoban: (Aha, tamam dedi amanin.. Mest) Aaahaha, tabi ederim...
Deniz: Olduu, şimdi sen olaya git, yeldeki balbunyalalla melcimekleli topla (yok, mutfakcilik oynamistik da...)
Çoban: Peki
Deniz: Yoolt, sen de şuldaki bebekleli al, kutusu şulda onun içine koyacaksın, tamam mı
Yoolt: Tamam
Birden yoort ve çoban kazlandıklarını farkederler çünkü deniz arazi olmuştur. Bir iki saniye kadar yerde diz çökmüş bir halde bakışırlar.
Neyse, buna da şükür. En azından organizasyon kabiliyeti var arkadaşın.
Yok, yahu. Hiç yardım etmedi değil. Hatta ben balbunyalalı topladıktan sonra bir kere de portatif mutfağı yere düşürünce hepsini yere saçtım da tavukla omleti yerden o topladı.
Ev bir haftadir şeytan merdiveni ve balonlarla dolu. İçimizden birinin bir sonraki yaşgününe kadar kaldırmayı düşünmüyorum. Kim uğraşacak!
Detoks yapıyorum kendime. Nasıl yapıldığını bilmiyorum ama ben şunu yaptım, kabul olur herhalde: dün kendime sadece sebze şeyettim. Güzeldi. Biraz gaz yapıyo yan etki olarak, afedelsiniz. Bir de sebze suları çıktı ya, ne yalan sööliim kutularını daha çok seviyorum. Ehehe. Kendi evimde sıkma aparatım var, birgün avokado sıkıcam. Deneysel olarak, bakalım suyu çıkcak mı.. Yenilerden bir ayva suyu çıkmış ki şahsen bayıldım, bir miktar tatli gelmesine ragmen.. Benden başka bayılan sayısının fazla olacağını tahmin etmiyorum. Bizim ayvalar da oldu. Yemek istiyorum, başka da birşey yapmak aklıma gelmiyor. Tatlı olmasın lütfen...
Detoks dedim, aklıma botoks geldi. Botokstan da Suzan Avcı geldi. İz tv'de bugün Türk fantastik filmleri konulu bir belgesel izledim. Çok zevkliydi.
Özellikle Kilink'leri falan tekrar hatırlamak çok hoştu. Süper adamlar, örümcek adamlar, tarzan istanbul'dalar, bir tane de süper
kızımız olduğunu biliyor muydunuz? Aybiçe kurt kız: Canan Perver.
Şimdi kült diye anılan tüm filmlere hafiften değiniyordu belgesel. Yönetmenler bir yere kadar haklı aslında. Çetin İnanç (Dünyayı Kurtaran Adamın yönetmeni) diyor ki: 'Yahu tamam. Şimdi izledin mi boktan filmler. Ama zamanına bakacaksın. Madem o kadar kötü niye bu devirde hala dünyayı kurtaran adamın oğlu gibi filmler çekiyosun ki, git kendi özgün senaryonu bul' diyor.
Ki bence haklı. İnsanlar ilk filme güldü diye bundan prim yapmaya çalışmak doğru gelmiyor bana.
Bir de Aytekin Akkaya diyor: Evet, insanları şimdi çok güldürüyor. Ama biz yüreğimizi koymuştuk ortaya. Kırılmadık kemiğim kalmadı vücudumda benim. Ayazda, kavurucu sıcakta bana mısın demedik.
Ama fakat lakin, hakikaten.... Replikler hökür hökür güldürüyor insanları. Hangi film şimdi hatırlamıyorum. Batman ve Robin'in türk versiyonu muydu acaba:
Ooof ooff
Nooldu abi
O öldü, şu öldü
Eeee
Na bu da öldü
Aaa napcaz abi
Hadi eve gidelim.
Peki.
Hadi..
Not: Mac uzerinde calismaya calisan opera eger bi insan olsaydi yuzune bile bakmazdim. Beceri dusmani, satir sonu nankoru. Ayrica fayırfoks da irkci. Terlettiler gece gece.....
Labels:
Deniz,
Film,
Geçmiş Zaman Olur Ki,
Geyik,
Kitap
28 Haziran 2007
Cilve nedir, nasıl yapılır? (Dummies guide to coquetry)
Cilve şart bir derstir. 4 kredidir. Kalırsanız zora girersiniz iş dünyasında.
Kadınlar için daha önemli bir derstir. Çünkü bütün beyler cilveye tav olacak kadar salaktır ve tüm kadınların da 'cilve nedir, nasıl yapılır' doğuştan kodlarına yazılıdır. Başka türlü pazarlama veya satış yapılmaz. Bacaklara kredi, gülüşe kredidir.
Cilve, bugün 42 yıllık minik devlet emeklilik ikramiyesini yine dövlet bankasından çekip beğendiği bankaya yatırmasını engellemek üzere kıvrılmış ve boyanmış birkaç kirpiktir. Mavi göz ve büzük dudaktır. Kafayı yan yatırmaktır ve çençen olmaktır. ' Ehihihe, ilahi' diye gülmektir.
Şirretlik ise bunun tam ucunda olup cilveyle işini kıvıramayanların umutlarının tükendiği anda takındıkları tavrın adıdır.
'O kadar da göz süzdüm, ne biçim adam bu'dur.
'Madem öyle işte böyle' dir.
'Benden sana kuruş işlemez' dir.
Maalesef böyledir.
Babam bankoya yaklaştığında normal bir anguttur, o kadınca. Surat limon üstüne gezdirilmiş nar ekşisi tepkisindedir. 'İkramiye aliim ben' deyince gözler süzülür hareketler ve tavır değişir ve şirretanası birden gözleri kırpmaya, kafayı yana yatırmaya başlar. Bilmiyor ki benim babamın gözleri onunkilerden daha mavi ve gülüşü daha da güzel.
'Aooaaoooaa, bunun hepsini çekmiicez di miii. Aşşjjjkoolsuuaaaan'
Benim babam cilveye karşı durur:
'Hepsini çekmeyi düşünüyorum'
'Aaaaooaaa, ama niyeeeaaaieeee'
'Çünkü ben bankanızdan 40 senedir az çekmedim, artık uğraşacak halim kalmadı'
'Ahaaa, demek siz de yabancı bankalara vıdı vıdı..'
(Buyrun burdan yakın, hemen milliyetçilik propagandası)
'Sizin bankanız işini doğru düzgün yapsaydı başka yere gitmezdim'
'Ama bizim üstümüze o kadar iş yüklediler ki beyfendi. Bizim çektiklerimizi kimse çekmedi..'
'Hanımefendi, bakın bana, ben biliyorum, çünkü bizatihi kendim ben Z. Bankasıyım'
Şimdi burda kalbime bıçak saplandı. Bu lafın anlattıklarını, çağrıştırdıklarını ordaki kadın falan anlayamaz. Çok ince bir laf ama çoook kalın bir hayalkırıklığı barındırır içinde. Kalbi yamultur.
Bu arada ben araya katalizör seçtim kendimi. 'Parayı nasıl olsa ben ele geçiricem, siz benle konuşun' diye bir nükte yaptım, kadın suratıma bakıp bir nevi 'sen sus bakayım bacaksız' dedi bana. Bakışlarını iki saniye içinde baypara'ya çevirdi. 'Bebenizi de getirmişsiniz beyefendi. Kenarda otursa ya o, biz şu para işlerini konuşsak?' derden farksız.
Altta kalır mıyım? Hayır. Kalmam. Hemen banko arkasından parmakucu kalktım. Tüylerim olsa kelfatma olacağım. Yani, var birkaç ama, o kadar da kabartamıyorum henüz.
Bir beş dakika sonra : 'Valla bilmiyorum, hanfendi benimle konuşmuyor bile' dedim.
Kadın da karşılık olarak bana şunu:
'İlk önce babanız sizin hesabınıza parasını yatırsın, ondan sonra sizinle konuşmaya başlııcam'
Hiyeyyyyyt. Tutmayın beni.
'Bakalım o zaman ben sizinle konuşacak mıyım?' dedim.
Dedim tabii. Yine olsa yine derim.
Ama yine de 'aahhahahaha' diye güldük. Naapsın kadın. 'Git manyak kadın, git kendini at pencereden' desem 'gidiim efenim' diyecek modda.
Kadın cilvesinin doruklarındayken babam parasını hemen çekemeyeceğinin idrakına varmıştı. Mümkünse süründürülmeliydi.
'E ama nasıl olur, 'hesaba yattı' diye yazıyor burda. Bakın siz de okuyun: oooonlaaayyn'
'Sabahtan arasaydınız verirdik.'
'Ne arayacağım hanımefendi, döviz mi istiyorum sizden, YTL istiyorum, bu kadarcık da paranız yok mu yani?'
'Bankada işler böyle yürümez beyefendi'
'İşte buyrun ben bundan bahsediyorum deminden beri'
'Size öyle geliyor olabilir ama her bankada böyledir 'fenim.'
Şirrete dönmek üzereki son cilve kirpikler şunu dedi:
'Şu kadar paranın eft'si şu kadar 'oha' para tutar beyfendi. '
Sanıyor ki 'öh o zaman, iyya bayan. Hazine bonosunuza bi bakiim.' diycek. Hiç de bile! Şunu dedi babam:
'Umrumda diiil, hepsini yatırın o bankaya. '
Birden kadın sen bi manya. Anaa, iki dakika evvel süzüm süzüm süzülen gözlerden şimşekler çıkıyor. Ses olabildiğinin ötesinde kalın. Daha birkaç saniye önce incecik, bülbül gibi bi sesle şakıyan hanım birden karanlıklar kraliçesi bayan darkovski oldu. Annecim.
Şuraya imza, buraya imza. Bi daha imza beyfendi.
Bi de telfon numarası!
Alta beyefendi, altaaaa!
Emrediyor.
Kahrol kadın.
Kadınlar için daha önemli bir derstir. Çünkü bütün beyler cilveye tav olacak kadar salaktır ve tüm kadınların da 'cilve nedir, nasıl yapılır' doğuştan kodlarına yazılıdır. Başka türlü pazarlama veya satış yapılmaz. Bacaklara kredi, gülüşe kredidir.
Cilve, bugün 42 yıllık minik devlet emeklilik ikramiyesini yine dövlet bankasından çekip beğendiği bankaya yatırmasını engellemek üzere kıvrılmış ve boyanmış birkaç kirpiktir. Mavi göz ve büzük dudaktır. Kafayı yan yatırmaktır ve çençen olmaktır. ' Ehihihe, ilahi' diye gülmektir.
Şirretlik ise bunun tam ucunda olup cilveyle işini kıvıramayanların umutlarının tükendiği anda takındıkları tavrın adıdır.
'O kadar da göz süzdüm, ne biçim adam bu'dur.
'Madem öyle işte böyle' dir.
'Benden sana kuruş işlemez' dir.
Maalesef böyledir.
Babam bankoya yaklaştığında normal bir anguttur, o kadınca. Surat limon üstüne gezdirilmiş nar ekşisi tepkisindedir. 'İkramiye aliim ben' deyince gözler süzülür hareketler ve tavır değişir ve şirretanası birden gözleri kırpmaya, kafayı yana yatırmaya başlar. Bilmiyor ki benim babamın gözleri onunkilerden daha mavi ve gülüşü daha da güzel.
'Aooaaoooaa, bunun hepsini çekmiicez di miii. Aşşjjjkoolsuuaaaan'
Benim babam cilveye karşı durur:
'Hepsini çekmeyi düşünüyorum'
'Aaaaooaaa, ama niyeeeaaaieeee'
'Çünkü ben bankanızdan 40 senedir az çekmedim, artık uğraşacak halim kalmadı'
'Ahaaa, demek siz de yabancı bankalara vıdı vıdı..'
(Buyrun burdan yakın, hemen milliyetçilik propagandası)
'Sizin bankanız işini doğru düzgün yapsaydı başka yere gitmezdim'
'Ama bizim üstümüze o kadar iş yüklediler ki beyfendi. Bizim çektiklerimizi kimse çekmedi..'
'Hanımefendi, bakın bana, ben biliyorum, çünkü bizatihi kendim ben Z. Bankasıyım'
Şimdi burda kalbime bıçak saplandı. Bu lafın anlattıklarını, çağrıştırdıklarını ordaki kadın falan anlayamaz. Çok ince bir laf ama çoook kalın bir hayalkırıklığı barındırır içinde. Kalbi yamultur.
Bu arada ben araya katalizör seçtim kendimi. 'Parayı nasıl olsa ben ele geçiricem, siz benle konuşun' diye bir nükte yaptım, kadın suratıma bakıp bir nevi 'sen sus bakayım bacaksız' dedi bana. Bakışlarını iki saniye içinde baypara'ya çevirdi. 'Bebenizi de getirmişsiniz beyefendi. Kenarda otursa ya o, biz şu para işlerini konuşsak?' derden farksız.
Altta kalır mıyım? Hayır. Kalmam. Hemen banko arkasından parmakucu kalktım. Tüylerim olsa kelfatma olacağım. Yani, var birkaç ama, o kadar da kabartamıyorum henüz.
Bir beş dakika sonra : 'Valla bilmiyorum, hanfendi benimle konuşmuyor bile' dedim.
Kadın da karşılık olarak bana şunu:
'İlk önce babanız sizin hesabınıza parasını yatırsın, ondan sonra sizinle konuşmaya başlııcam'
Hiyeyyyyyt. Tutmayın beni.
'Bakalım o zaman ben sizinle konuşacak mıyım?' dedim.
Dedim tabii. Yine olsa yine derim.
Ama yine de 'aahhahahaha' diye güldük. Naapsın kadın. 'Git manyak kadın, git kendini at pencereden' desem 'gidiim efenim' diyecek modda.
Kadın cilvesinin doruklarındayken babam parasını hemen çekemeyeceğinin idrakına varmıştı. Mümkünse süründürülmeliydi.
'E ama nasıl olur, 'hesaba yattı' diye yazıyor burda. Bakın siz de okuyun: oooonlaaayyn'
'Sabahtan arasaydınız verirdik.'
'Ne arayacağım hanımefendi, döviz mi istiyorum sizden, YTL istiyorum, bu kadarcık da paranız yok mu yani?'
'Bankada işler böyle yürümez beyefendi'
'İşte buyrun ben bundan bahsediyorum deminden beri'
'Size öyle geliyor olabilir ama her bankada böyledir 'fenim.'
Şirrete dönmek üzereki son cilve kirpikler şunu dedi:
'Şu kadar paranın eft'si şu kadar 'oha' para tutar beyfendi. '
Sanıyor ki 'öh o zaman, iyya bayan. Hazine bonosunuza bi bakiim.' diycek. Hiç de bile! Şunu dedi babam:
'Umrumda diiil, hepsini yatırın o bankaya. '
Birden kadın sen bi manya. Anaa, iki dakika evvel süzüm süzüm süzülen gözlerden şimşekler çıkıyor. Ses olabildiğinin ötesinde kalın. Daha birkaç saniye önce incecik, bülbül gibi bi sesle şakıyan hanım birden karanlıklar kraliçesi bayan darkovski oldu. Annecim.
Şuraya imza, buraya imza. Bi daha imza beyfendi.
Bi de telfon numarası!
Alta beyefendi, altaaaa!
Emrediyor.
Kahrol kadın.
25 Haziran 2007
Sakladıklarımız..
Ben yazmışım gibi, demek ki tek değilim... NilFm'e uzatıyoruz mikropfonu:
"Sakladığımız şeyler yasası.
Bazen, ben de tıpkı sizin gibi, çok sevdiğim şeyleri kaybetmemek için saklarım.
Öyle bir yere saklarım ki, sadece ben biliyorumdur ve mesela siz onu aramaya kalksanız, aklınızın ucundan geçmeyecek bir yerde olur. Böylece, ölene kadar asla okunmayacak bir kitabın arası, bir toka kutusu ya da bir çekmecenin sağ arka köşesi benim için bir hazine haritası olur. Hayatımın bir köşesinde, sanki tatlı bir kedi, kıvrılır uyur. Hiç miyavlamaz.
Buraya kadar tamam da, insan çoğunlukla sakladığı şeylerin yerini unutuyor. Asla hatırlamıyor. O kediyse mesela, nefes seslerini duymak için kulak kesiliyor ama nafile. Orada yok, burada yok... Dünyada senin bilip de diğerlerinin bilmediği her yere bi bakarsın yok. En sakındığın şey, sonsuza dek senden saklanmış. Peki onunla kim saklambaç oynadı? Sen.
Ben, bu vakadan birkaç tane yaşadım ve şu sonuca vardım: hiçbirşeyi saklamıycam (’anasını satiym’ de var burada, saklamıyorum, yazıyorum size transparan bir yere). Kimse bulmasın korkusundan sakladığımız şeyler, bize de yar olmuyor çünkü. İşte sakladığımız şeyler yasası bunu söyler. Bu yasa, bize sakladığımız şeyi yasaklar. Saklanan şeyi de sonsuz hapse atar.
Yerini unuttuğumuz şeyleri bir düşünelim: somut eşyalardan benim en son, i pod nanom; soyut eşyalardan neler nelerim kayıp! Aslında neden olduğunu da biliyorum, size delice gelicek ama, eşyaların iradeleri ve kendi kendilerine kaybolma özellikleri var. O kadar eminim ki, aksini çok fazla iddia eden olursa, kuantum fiziğinde böyle birşeyin var olduğunu çalışır, ispatlarım! Mesela, hakkında kötü konuştuğunuz bir eşyayı düşünün ya da artık yenisini almayı istediğiniz... Eğer bunu ona belli ederseniz, birisine söylerken falan duyarsa, intihar eder. Kendini yere atar, bir şekilde bir yere takıp parçalar, ocağın falan yanında durup yakar. Kendine birşey yapar. Bu bana hep oluyor. Sevdiklerimse, ben saklamazsam hiçbir yere gitmiyor. Bu durumda saklanan şeyin neden yok olduğu ortada. O artık onu sakınacak kadar sevdiğimizi düşünüyor. Bu bir nevi sevgisizlik. O da kendini kaybediyor. Sakladığımız yerde durmayarak. Aslına bakarsanız, kimse saklanmak istemez. Herkes, eşyalar bile, güneşin altında rengini belli etmek ister. Bu durumda, yasalara uyalım derim ben. Saklayarak kaybettiğimiz maddi manevi eşyalarımızdan af dileyelim.
Bir daha bir şeyi saklarken, büyük bir ihtimalle ona son defa baktığımızı unutmayalım. "
"Sakladığımız şeyler yasası.
Bazen, ben de tıpkı sizin gibi, çok sevdiğim şeyleri kaybetmemek için saklarım.
Öyle bir yere saklarım ki, sadece ben biliyorumdur ve mesela siz onu aramaya kalksanız, aklınızın ucundan geçmeyecek bir yerde olur. Böylece, ölene kadar asla okunmayacak bir kitabın arası, bir toka kutusu ya da bir çekmecenin sağ arka köşesi benim için bir hazine haritası olur. Hayatımın bir köşesinde, sanki tatlı bir kedi, kıvrılır uyur. Hiç miyavlamaz.
Buraya kadar tamam da, insan çoğunlukla sakladığı şeylerin yerini unutuyor. Asla hatırlamıyor. O kediyse mesela, nefes seslerini duymak için kulak kesiliyor ama nafile. Orada yok, burada yok... Dünyada senin bilip de diğerlerinin bilmediği her yere bi bakarsın yok. En sakındığın şey, sonsuza dek senden saklanmış. Peki onunla kim saklambaç oynadı? Sen.
Ben, bu vakadan birkaç tane yaşadım ve şu sonuca vardım: hiçbirşeyi saklamıycam (’anasını satiym’ de var burada, saklamıyorum, yazıyorum size transparan bir yere). Kimse bulmasın korkusundan sakladığımız şeyler, bize de yar olmuyor çünkü. İşte sakladığımız şeyler yasası bunu söyler. Bu yasa, bize sakladığımız şeyi yasaklar. Saklanan şeyi de sonsuz hapse atar.
Yerini unuttuğumuz şeyleri bir düşünelim: somut eşyalardan benim en son, i pod nanom; soyut eşyalardan neler nelerim kayıp! Aslında neden olduğunu da biliyorum, size delice gelicek ama, eşyaların iradeleri ve kendi kendilerine kaybolma özellikleri var. O kadar eminim ki, aksini çok fazla iddia eden olursa, kuantum fiziğinde böyle birşeyin var olduğunu çalışır, ispatlarım! Mesela, hakkında kötü konuştuğunuz bir eşyayı düşünün ya da artık yenisini almayı istediğiniz... Eğer bunu ona belli ederseniz, birisine söylerken falan duyarsa, intihar eder. Kendini yere atar, bir şekilde bir yere takıp parçalar, ocağın falan yanında durup yakar. Kendine birşey yapar. Bu bana hep oluyor. Sevdiklerimse, ben saklamazsam hiçbir yere gitmiyor. Bu durumda saklanan şeyin neden yok olduğu ortada. O artık onu sakınacak kadar sevdiğimizi düşünüyor. Bu bir nevi sevgisizlik. O da kendini kaybediyor. Sakladığımız yerde durmayarak. Aslına bakarsanız, kimse saklanmak istemez. Herkes, eşyalar bile, güneşin altında rengini belli etmek ister. Bu durumda, yasalara uyalım derim ben. Saklayarak kaybettiğimiz maddi manevi eşyalarımızdan af dileyelim.
Bir daha bir şeyi saklarken, büyük bir ihtimalle ona son defa baktığımızı unutmayalım. "
6 Haziran 2007
Bal kaymak
Aman bugün iyice hoş oldum. Bir tepetaklak bekliyor beni bundan sonra herhalde. Ancak o paklar. (Muhafaza talep ediyorum!)Merakla beklediğim iki kitap da geldi. Artık onlar benim kitaplarım.
Elimde ise deli'den ödünç aldığım, bir bitli bir de aynalı (nası kriptik yazıyorum ama), aynı yazarın iki kitabı var ki birine başlamıştım.
Deniz'in anaokuluna uyum döneminde kafa dağıtıyordum. İlk gün okudum, hiç de bölünmeden. Çünkü bir güzel eğleniyor, bir güzel katılıyor, hiç mızmızlanmadan, hiç ağlamadan, hiç suratıma bile bakmadan yanımdan akıp geçiyor. Öğretmenler 'uyum sürecini atlayalım' diyor. 'Durun ya, benim de bi uyum sürecim var, önce ben bir alışayım' diyorum. Ama tecrübeli annelerden öğrendiğim kadarıyla bu işin ilk haftası böyle sonraki haftalar tam tersi olabilirmiş. Neyse artık bir şekilde yapacağız. Vazgeçmek yok na o kadar parayı peşin almışlar, dibine kadar gidecek.
Bugün geveze mi geveze bir anneyle kreşte söyleştik. Ben kitaba devam ederim sanmıştım ama ne mümkün! Benim yaşımdaymış, kocası gemiciymiş, 6 ay yokmuş, çocuğu başta istememiş aldırmak istemiş ama kocası istememiş, çocuğu kalça çıkığı yaşamış hiç yürümez demişler ama 11.ayda yürümüş. 19 ay emzirmiş. Başka iki çocuğa da süt anneliği yapmış. Memeleri aslında fındık kadarmış ama sonra 100 beden olmuş. 'Şimdi yine küçüldü ama pörsüdü' şeklinde detayları da aldım. 'Ay inanmıyorum, bi bakiiim' demedim. Kibarım ben. Bu denli dur durak demeden konuşan, es yüzünden anaokulu müzik dersinde kalmış biriyle karşılaşmadım desem yalan olmaz. Beni çok beğendi diye telefonumu alacaktı 'Ayol ben cuma da gelicem o zaman görüşürüz' dedim. O gittikten sonra öğretmen bana 'Artık yarın kalmanıza gerek yok' diyince bu açıdan rahatlamış oldum. 'Ama biraz erken gibi geldi bana, e daha üçüncü gün bugün?' 'Bişi olmaz bişi olmaz, peee biz neler görüyoruz' tavırlarıyla beni susturmayı başardı. Bakalım yarın ne olacak?
Neyse, o şu bu da, en güzeli: bugün buralara on dakikadan fazla yağmur yağdı. Çok mutlu olduğumu söylemeye gerek yok.
Yaaaa yaaaa yaaamulllll
tekneeede haaamuuuulllll...
Komik: Bir ara arabamı park ettiğim yerde sileceklere bir reklam kağıdı sıkıştırmışlar. 'Fentezi gereçleri'. Bizim kırk yıldır bildiğimiz şişme kadın ne zamandan beri şişme 'hanım' oldu, afedersiniz? Boy boy oluyormuş bunlar artık hem de.. (eskiyi ben ne bilirim, sadece tahmin, sadece tahmin) Kağıdı attım ama ilgilenenler için park yerini tarif edebilirim.
Elimde ise deli'den ödünç aldığım, bir bitli bir de aynalı (nası kriptik yazıyorum ama), aynı yazarın iki kitabı var ki birine başlamıştım.
Deniz'in anaokuluna uyum döneminde kafa dağıtıyordum. İlk gün okudum, hiç de bölünmeden. Çünkü bir güzel eğleniyor, bir güzel katılıyor, hiç mızmızlanmadan, hiç ağlamadan, hiç suratıma bile bakmadan yanımdan akıp geçiyor. Öğretmenler 'uyum sürecini atlayalım' diyor. 'Durun ya, benim de bi uyum sürecim var, önce ben bir alışayım' diyorum. Ama tecrübeli annelerden öğrendiğim kadarıyla bu işin ilk haftası böyle sonraki haftalar tam tersi olabilirmiş. Neyse artık bir şekilde yapacağız. Vazgeçmek yok na o kadar parayı peşin almışlar, dibine kadar gidecek.Bugün geveze mi geveze bir anneyle kreşte söyleştik. Ben kitaba devam ederim sanmıştım ama ne mümkün! Benim yaşımdaymış, kocası gemiciymiş, 6 ay yokmuş, çocuğu başta istememiş aldırmak istemiş ama kocası istememiş, çocuğu kalça çıkığı yaşamış hiç yürümez demişler ama 11.ayda yürümüş. 19 ay emzirmiş. Başka iki çocuğa da süt anneliği yapmış. Memeleri aslında fındık kadarmış ama sonra 100 beden olmuş. 'Şimdi yine küçüldü ama pörsüdü' şeklinde detayları da aldım. 'Ay inanmıyorum, bi bakiiim' demedim. Kibarım ben. Bu denli dur durak demeden konuşan, es yüzünden anaokulu müzik dersinde kalmış biriyle karşılaşmadım desem yalan olmaz. Beni çok beğendi diye telefonumu alacaktı 'Ayol ben cuma da gelicem o zaman görüşürüz' dedim. O gittikten sonra öğretmen bana 'Artık yarın kalmanıza gerek yok' diyince bu açıdan rahatlamış oldum. 'Ama biraz erken gibi geldi bana, e daha üçüncü gün bugün?' 'Bişi olmaz bişi olmaz, peee biz neler görüyoruz' tavırlarıyla beni susturmayı başardı. Bakalım yarın ne olacak?
Neyse, o şu bu da, en güzeli: bugün buralara on dakikadan fazla yağmur yağdı. Çok mutlu olduğumu söylemeye gerek yok.
Yaaaa yaaaa yaaamulllll
tekneeede haaamuuuulllll...
Komik: Bir ara arabamı park ettiğim yerde sileceklere bir reklam kağıdı sıkıştırmışlar. 'Fentezi gereçleri'. Bizim kırk yıldır bildiğimiz şişme kadın ne zamandan beri şişme 'hanım' oldu, afedersiniz? Boy boy oluyormuş bunlar artık hem de.. (eskiyi ben ne bilirim, sadece tahmin, sadece tahmin) Kağıdı attım ama ilgilenenler için park yerini tarif edebilirim.
4 Haziran 2007
Zemberük
Amanııın amanın, bi boşaldı ki sormayın.
Biiir: Oh be, iş bitti. Yanı dıdıların dıdıları kaldı, onları da yaparım, zevk olur.
İkiii: Oh be, kurs bitti. III. kuru başarıyla bitirdim. Yazın boşum.
Üçç: Deniz bugün okula gitti ve hiç ağlamadı.
Ne kadar güllük gülistanlık di mi? Otur kitap oku, bira iç, müzik dinle falan yap filan yap.
Değil mi?
Hayıl 'fenim, hiç de değil.
Biiir: Bu iş bitti de, ikincisinin eli kulağında ve daha çok kasım kasım kasacak bir iş.
İkii: Kurs bitti de eylülde devam edecek, çok zaman kaybediyorum. Bugün gerçekleşen sınavda ise bir hanımbayan yüzünden çatlıyordum(k).
Üçç: Deniz bugün yarım saat kaldı zaten ne ağlıycak. Yarın, öbürgün, bir diğer gün, bir sonraki hafta falan canıma okuyacak.
E bi ağız tadıyla olmayor hiçbirşey.
İki'deki hanımbayan tam bir vak'a. Ben böyle insan görmedim. Nasıl anlamıyor, nasıl anlatılanları dinlemiyor ama buna rağmen nasıl kendini evrenmerkezi zannediyor, çok enteresan. Hakikaten görmedim böylesini, yanına bi tarak bi de yemin veriim.
Sesi ve cüssesi inanılmaz yer kaplıyor.
Biri soru sormuş diyelim, öğretmen cevap veriyor.
Birden arkadan gürül gürül bir ses:
Bayan: 'Pardon, bişey sorucam?'
Öğretmen: 'E bi dakka başka bir soruya cevap veriyorum'
Bayan: 'Haaa o zaman sonra soriiim'
-İki saniye geçer-
Bayan: 'Ama çok kısa sorucaktım'
Öğretmen: (surat ifadesini buraya koyamıyorum)
Biri derste ödevini okuyo:
Bayan:'Hayır, çii diyceksiniz, öyle diyil'
Okuyan bayan: 'Hı?'
Öğretmen: 'Yok, doğru okuyor, çii okunmaz o'
Bayan: 'Öyle miiii, ben hep öyle okuyordum, siz öyle demiştiniz, bakın buraya yazmışım'
Öğretmen: 'Yanlış hatırlıyorsunuz'
Bayan: 'Hayır, olur mu, yanlış hatırlamam ben'
Öğretmen: 'Peki :-)))), (okuyan bayana) siz devam edin'
Bugün sınavdayız. Benim adımı bilmiyor, çünkü ilgilenmiyor, çünkü umrunda değil. Ama soru sorması lazım, yoksa son yüzyılın kimseyi bırakmayan sınavından kalacak. Bana arkadan:
Bayan: 'bakar mısın, bakar mısın, şıışşşt, bu nası olucak?'
Çoban: Şöyle yapıcaksınız
Bayan: Bööle mi yapacam
Çoban: Hayır şöyle yapacaksınız
Bayan: Bööle yani
Çoban: Hayır bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde böööle
(Diğer bayanların gözleri devrilmeye başlar)
Bayan: Haa oldu o zaman.
-5 dakika sonra-
Bayan: Pşşşt, bi kağıdını verir misin?
Çoban: Şimdi veremem, kendim yapıyorum
Bayan: Peki o zaman şu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın. Yalnız bana biraz izin verin de ben de şu sorulara cevap veriim.
Bayan: Tamam sen ver de sonra bak bana yalnız
Çoban: (Şimdi gelecem yanına ıııııınıaaaaaaa)
-5 dk sonra yanıma gelir-
Bayan: Baksana bu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın bunu da bööle yapın
Diğer bayanlar: Oturur musunuz lütfen, şimdi gözetmen gelecek, konsantre olamıyoruz vs vs...
Bizim sınıf güzel bir sınıf. Çok hoş bayanlarla birlikteyim, herkes benden oldukça büyük. Herkes birbirine çok saygılı ve bazıları ise inanılmaz matrak. Herkes herkesin adını bilir, huyunu bile bilir, birlikte yemeğe çıkılır ama bayım bayım bayılmaz kimse, zorunluluk değil gönül bağı olmuş, bir senede ancak bu kadar olur. Herkes hoşgörülü ve burda benim italyanca dışında öğrendiğim çok önemli bir özellik oldu bu, hoşgörü. Bende bundan çok yoktu eskiden, şimdi daha farklı bakıyorum.
Ama bu kadın, bu kadın, ben başta olmak üzere tüm bu kadınları illet etmeyi becerdi.
Şimdi bu dediğim, hoşgörüm arttı diyen birinin diyeceği bir laf değil, öyle mi?
Hayır 'fenim, bunun da bir sınırı var, olmalı yani.
Bizim bir tane de ispanyol ragazzo'muz var, yani genç bi delikanlı. Hakikaten çok küçük, ama nasıl bir inatsa o kadar bıdı bıdı kokoşun yanında 'imdaaat, çekilin laaa gitcem ben burdan' demedi. Bilakis, gayet de saygılı çıktı, hangi dil konuşacağımızı bilemememize rağmen, bir şekilde anlaştık.
Sözlü sınav başladı, aramızdan bir bayan, diyecek ki, 'Javier, sözlü sınav var, başladı, hadi gel'
Çatpat italyanca, eliyle bizim sınıfı, yani kendi oturduğu yeri, yani aslında kendi bedenini gösteriyor: 'Javier, orale, orale!!'
Çoban: 'Aman diyim, J hanım, ne diyosunuz aaaa'
Sınıf: 'Pohahahılilihi'
J: 'Aaaa hiiiiiiiiiiiiii, yok yok no orale no orale'
Çocuk üzerinden devamlı espri yapsak da pek sempati duyuyoruz kendisine.
Bakalım eylülde ne olacak.
Biiir: Oh be, iş bitti. Yanı dıdıların dıdıları kaldı, onları da yaparım, zevk olur.
İkiii: Oh be, kurs bitti. III. kuru başarıyla bitirdim. Yazın boşum.
Üçç: Deniz bugün okula gitti ve hiç ağlamadı.
Ne kadar güllük gülistanlık di mi? Otur kitap oku, bira iç, müzik dinle falan yap filan yap.
Değil mi?
Hayıl 'fenim, hiç de değil.
Biiir: Bu iş bitti de, ikincisinin eli kulağında ve daha çok kasım kasım kasacak bir iş.
İkii: Kurs bitti de eylülde devam edecek, çok zaman kaybediyorum. Bugün gerçekleşen sınavda ise bir hanımbayan yüzünden çatlıyordum(k).
Üçç: Deniz bugün yarım saat kaldı zaten ne ağlıycak. Yarın, öbürgün, bir diğer gün, bir sonraki hafta falan canıma okuyacak.
E bi ağız tadıyla olmayor hiçbirşey.
İki'deki hanımbayan tam bir vak'a. Ben böyle insan görmedim. Nasıl anlamıyor, nasıl anlatılanları dinlemiyor ama buna rağmen nasıl kendini evrenmerkezi zannediyor, çok enteresan. Hakikaten görmedim böylesini, yanına bi tarak bi de yemin veriim.
Sesi ve cüssesi inanılmaz yer kaplıyor.
Biri soru sormuş diyelim, öğretmen cevap veriyor.
Birden arkadan gürül gürül bir ses:
Bayan: 'Pardon, bişey sorucam?'
Öğretmen: 'E bi dakka başka bir soruya cevap veriyorum'
Bayan: 'Haaa o zaman sonra soriiim'
-İki saniye geçer-
Bayan: 'Ama çok kısa sorucaktım'
Öğretmen: (surat ifadesini buraya koyamıyorum)
Biri derste ödevini okuyo:
Bayan:'Hayır, çii diyceksiniz, öyle diyil'
Okuyan bayan: 'Hı?'
Öğretmen: 'Yok, doğru okuyor, çii okunmaz o'
Bayan: 'Öyle miiii, ben hep öyle okuyordum, siz öyle demiştiniz, bakın buraya yazmışım'
Öğretmen: 'Yanlış hatırlıyorsunuz'
Bayan: 'Hayır, olur mu, yanlış hatırlamam ben'
Öğretmen: 'Peki :-)))), (okuyan bayana) siz devam edin'
Bugün sınavdayız. Benim adımı bilmiyor, çünkü ilgilenmiyor, çünkü umrunda değil. Ama soru sorması lazım, yoksa son yüzyılın kimseyi bırakmayan sınavından kalacak. Bana arkadan:
Bayan: 'bakar mısın, bakar mısın, şıışşşt, bu nası olucak?'
Çoban: Şöyle yapıcaksınız
Bayan: Bööle mi yapacam
Çoban: Hayır şöyle yapacaksınız
Bayan: Bööle yani
Çoban: Hayır bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde bööle sonra bunu da aynı şekilde böööle
(Diğer bayanların gözleri devrilmeye başlar)
Bayan: Haa oldu o zaman.
-5 dakika sonra-
Bayan: Pşşşt, bi kağıdını verir misin?
Çoban: Şimdi veremem, kendim yapıyorum
Bayan: Peki o zaman şu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın. Yalnız bana biraz izin verin de ben de şu sorulara cevap veriim.
Bayan: Tamam sen ver de sonra bak bana yalnız
Çoban: (Şimdi gelecem yanına ıııııınıaaaaaaa)
-5 dk sonra yanıma gelir-
Bayan: Baksana bu olmuş mu?
Çoban: Hayır bunu şööle yapın bunu da bööle yapın
Diğer bayanlar: Oturur musunuz lütfen, şimdi gözetmen gelecek, konsantre olamıyoruz vs vs...
Bizim sınıf güzel bir sınıf. Çok hoş bayanlarla birlikteyim, herkes benden oldukça büyük. Herkes birbirine çok saygılı ve bazıları ise inanılmaz matrak. Herkes herkesin adını bilir, huyunu bile bilir, birlikte yemeğe çıkılır ama bayım bayım bayılmaz kimse, zorunluluk değil gönül bağı olmuş, bir senede ancak bu kadar olur. Herkes hoşgörülü ve burda benim italyanca dışında öğrendiğim çok önemli bir özellik oldu bu, hoşgörü. Bende bundan çok yoktu eskiden, şimdi daha farklı bakıyorum.
Ama bu kadın, bu kadın, ben başta olmak üzere tüm bu kadınları illet etmeyi becerdi.
Şimdi bu dediğim, hoşgörüm arttı diyen birinin diyeceği bir laf değil, öyle mi?
Hayır 'fenim, bunun da bir sınırı var, olmalı yani.
Bizim bir tane de ispanyol ragazzo'muz var, yani genç bi delikanlı. Hakikaten çok küçük, ama nasıl bir inatsa o kadar bıdı bıdı kokoşun yanında 'imdaaat, çekilin laaa gitcem ben burdan' demedi. Bilakis, gayet de saygılı çıktı, hangi dil konuşacağımızı bilemememize rağmen, bir şekilde anlaştık.
Sözlü sınav başladı, aramızdan bir bayan, diyecek ki, 'Javier, sözlü sınav var, başladı, hadi gel'
Çatpat italyanca, eliyle bizim sınıfı, yani kendi oturduğu yeri, yani aslında kendi bedenini gösteriyor: 'Javier, orale, orale!!'
Çoban: 'Aman diyim, J hanım, ne diyosunuz aaaa'
Sınıf: 'Pohahahılilihi'
J: 'Aaaa hiiiiiiiiiiiiii, yok yok no orale no orale'
Çocuk üzerinden devamlı espri yapsak da pek sempati duyuyoruz kendisine.
Bakalım eylülde ne olacak.
18 Mayıs 2007
Ben de bazen bulaşık yıkayamıyorum
Bugün arabada giderken şarkılara eşlik ediyordum. Hep zaten, hep, arabada şarkı söyleyip dururum. Çok da vukuat geçti başımdan. Ben araba kullanırken şarkı söylüyorsam hoşgörülü olurum, kimseye bulaşmam, alttan alırım, önemli olan şarkıyı söylemek, gerisi ya(l)van. Ama gören de beni kendilerine küfrederken yakaladıklarını zannediyor. İyi, dayak yemiyorum. Aman, elime konuşmiim. Evime karaoke istiyorum, en iyisi.
Neyse, arabada babam, annem ve deniz (ve stella var, alt paragraflarda tanıştırıcam.) Babam Tom Waits'i hep Bruce Springsteen'le karıştırıyo (!!). Bugün RAZ çalıyodu (e ya o ya o şu sıralarda başka ne çalcak zaten), babamın ağzından 'bu da Tom Hanks mi, kim bu?' çıktı. Halbuki bilir kendilerini, zamanın yarı-çiçek çocukları ne de olsa. Gül babam gül. (yani hem mecaz hem de sözlük anlamıyla..). Babam şarkı eşliklerimi, senkronizasyonumu ve arada attırdığım doğaçlamaları (kanonlar ve alt/üst sesler, öhööömm..) özel ve güzel buldu (e benim babam, haliyle, yaa bırakın biraz övünsün:-)). O öyle buldukça ben gaza geldim. Öte yandan şahsının müzik kulağına ve bilgisine güvenirim. Geçen hafta emekli oldu ve hemen tamburuna sarıldı, çok uzun zamandır iki ayrı koroya gidiyor, çok da beğeniyorum. Ben, gözleri görmez oluncaya kadar babaanemin ud çaldığı, büyük amcamın tambur çaldığı fasıllarla her hafta kulak doldurmuştum, küçüklüğümde. (nası, küçük bi çocukken aynanın karşısında şarkı söylerdim hep diyen popcuklarımıza benzetebildim mi kendimi?)
Bana 'sen müzikle ilgili bişiiler yapsana' dedi babam ve benim içim cız cız etti, sonra bi de coz etti (lafın üzerine hemen biraz su içtim). Zamanında tüm müzik hocalarımın beni konservatuara yönlendirmelerini hatırladım. Sonra ortaokul sınavında frenk dilli bi okulu kazanınca babamın dediğini de hatırlıyorum: 'bir dil bir insan...' :-) . Yok hayır, ebeveynimin beni hayata yönlendiriş biçimini beğeniyorum, benim için en iyisini istediğini de biliyorum, aynı zamanda bu yollardan geçmiş olmak da beni tatmin ediyor. Fakat insan nankör bi yaratık, noolurdu diye düşünmeden de duramıyorum. Bi bok olmaya da bilirdi, şimdi sanki çok bişii oldu ya. Neyse bu işler adamı şişler, unutalım.
Stella dedim. Deniz bi Barbie filmi izlediğinden beri 'ben Balbiyim, sen elikasın (erica)' diye geziyor. Allah, dedim, Barbie manyaklığı başladı, allaam seni beni koru, naapcaz? Ama artık barbie falan hikaye, Winx ve Bratz diye şeyler çıktı. Amaaan yarebbim, 4 yaşına bile daha gelmemiş çocuk winx kızlarından olmak istiyo. Bunlar, barbie'den farklı olarak bi de peri, yani cadı falan yaaaa. Yok sihir güçleri gelince kıyafet değiştiriyolar, hepsi bi ince uzun vücut, bi güzel gözler, makyaclar, pipilerinden asılası pozcu pozcu erkek arkadaşlar ...
Diyorum ki Deniz'e, 'ya bi düşünsene bu kızlar kocccaman topuklu ayakkabılarla nası koşarlar mümkün değil, sonra o incecik kıyafetlerle popoları donar, bunlar gerçek değil ki.' Bi düşünüyo sonra yine 'Ben Byum (bloom) oliiim sen de miüyza ol (miusa). Şimdi biz sihil yapıyomuşuuuuzzzz, hadi kıyafet bulalim kendimize'. Sonra yağmur yağarken, zürefanın düşkünü, plaj kıyafetleri üzerimizde, onları giyebilmek için evden dışarı çıkmayan bi yavru. Alttan gir üstten çık, onu dışarı çıkart, anlaş, paktlar yap, iş anlaşmaları şeyet, haayyt ruhum daraldı, ühühühühüü!
Bugun uyuyan guzel barbie'yi almaya gitmiştik, söz vermiştim, uzun zamandır istiyordu. Gittik, barbie'lerin yanından geçmedi, winx'leri görünce cozuttu. Stella'yı almaya karar verdik. Yahu nası oyuncak bu böyle tam 4 saat elinden düşürmedi ve dünyayı gözü görmedi. Uyumasaydı hala devamdı, 4 saatin sonunda uyurken de saçlarına yapışmıştı, zor ayırdım. (Evet harika di mi, bu hafta ilk olarak bugün gündüz uykusunu uyudu heyoooo).
Ama hakikaten çok korkuyorum, noolcak bu kızların hali? Şu güzellik, süslülük, şu incelik, çıtçıt olma halleri ve aman kanım donuyo şu anorexia'lar bulimia'lar.
Ya annecim yaaa!
Neyse, arabada babam, annem ve deniz (ve stella var, alt paragraflarda tanıştırıcam.) Babam Tom Waits'i hep Bruce Springsteen'le karıştırıyo (!!). Bugün RAZ çalıyodu (e ya o ya o şu sıralarda başka ne çalcak zaten), babamın ağzından 'bu da Tom Hanks mi, kim bu?' çıktı. Halbuki bilir kendilerini, zamanın yarı-çiçek çocukları ne de olsa. Gül babam gül. (yani hem mecaz hem de sözlük anlamıyla..). Babam şarkı eşliklerimi, senkronizasyonumu ve arada attırdığım doğaçlamaları (kanonlar ve alt/üst sesler, öhööömm..) özel ve güzel buldu (e benim babam, haliyle, yaa bırakın biraz övünsün:-)). O öyle buldukça ben gaza geldim. Öte yandan şahsının müzik kulağına ve bilgisine güvenirim. Geçen hafta emekli oldu ve hemen tamburuna sarıldı, çok uzun zamandır iki ayrı koroya gidiyor, çok da beğeniyorum. Ben, gözleri görmez oluncaya kadar babaanemin ud çaldığı, büyük amcamın tambur çaldığı fasıllarla her hafta kulak doldurmuştum, küçüklüğümde. (nası, küçük bi çocukken aynanın karşısında şarkı söylerdim hep diyen popcuklarımıza benzetebildim mi kendimi?)
Bana 'sen müzikle ilgili bişiiler yapsana' dedi babam ve benim içim cız cız etti, sonra bi de coz etti (lafın üzerine hemen biraz su içtim). Zamanında tüm müzik hocalarımın beni konservatuara yönlendirmelerini hatırladım. Sonra ortaokul sınavında frenk dilli bi okulu kazanınca babamın dediğini de hatırlıyorum: 'bir dil bir insan...' :-) . Yok hayır, ebeveynimin beni hayata yönlendiriş biçimini beğeniyorum, benim için en iyisini istediğini de biliyorum, aynı zamanda bu yollardan geçmiş olmak da beni tatmin ediyor. Fakat insan nankör bi yaratık, noolurdu diye düşünmeden de duramıyorum. Bi bok olmaya da bilirdi, şimdi sanki çok bişii oldu ya. Neyse bu işler adamı şişler, unutalım.
Stella dedim. Deniz bi Barbie filmi izlediğinden beri 'ben Balbiyim, sen elikasın (erica)' diye geziyor. Allah, dedim, Barbie manyaklığı başladı, allaam seni beni koru, naapcaz? Ama artık barbie falan hikaye, Winx ve Bratz diye şeyler çıktı. Amaaan yarebbim, 4 yaşına bile daha gelmemiş çocuk winx kızlarından olmak istiyo. Bunlar, barbie'den farklı olarak bi de peri, yani cadı falan yaaaa. Yok sihir güçleri gelince kıyafet değiştiriyolar, hepsi bi ince uzun vücut, bi güzel gözler, makyaclar, pipilerinden asılası pozcu pozcu erkek arkadaşlar ...
Diyorum ki Deniz'e, 'ya bi düşünsene bu kızlar kocccaman topuklu ayakkabılarla nası koşarlar mümkün değil, sonra o incecik kıyafetlerle popoları donar, bunlar gerçek değil ki.' Bi düşünüyo sonra yine 'Ben Byum (bloom) oliiim sen de miüyza ol (miusa). Şimdi biz sihil yapıyomuşuuuuzzzz, hadi kıyafet bulalim kendimize'. Sonra yağmur yağarken, zürefanın düşkünü, plaj kıyafetleri üzerimizde, onları giyebilmek için evden dışarı çıkmayan bi yavru. Alttan gir üstten çık, onu dışarı çıkart, anlaş, paktlar yap, iş anlaşmaları şeyet, haayyt ruhum daraldı, ühühühühüü!
Bugun uyuyan guzel barbie'yi almaya gitmiştik, söz vermiştim, uzun zamandır istiyordu. Gittik, barbie'lerin yanından geçmedi, winx'leri görünce cozuttu. Stella'yı almaya karar verdik. Yahu nası oyuncak bu böyle tam 4 saat elinden düşürmedi ve dünyayı gözü görmedi. Uyumasaydı hala devamdı, 4 saatin sonunda uyurken de saçlarına yapışmıştı, zor ayırdım. (Evet harika di mi, bu hafta ilk olarak bugün gündüz uykusunu uyudu heyoooo).
Ama hakikaten çok korkuyorum, noolcak bu kızların hali? Şu güzellik, süslülük, şu incelik, çıtçıt olma halleri ve aman kanım donuyo şu anorexia'lar bulimia'lar.
Ya annecim yaaa!
Labels:
Deniz,
Geçmiş Zaman Olur Ki,
Geyik,
Müzik
28 Nisan 2007
Vites
Sevgili haftalık,
Bu sabah, cücük kendini analiz etti: 'Uykusuzken ben bazen vitesten atiyolum'
'Boşver, at, çok da önemli degil, büyünce hiç atamıyosun nasılolsa'. Babam kederli kederli baktı. Başkası olsa derdi herhalde :'Ne biçim anne bu çoban?' Ama ne yapayım, tam da içimden geçen budur, hiç utanmıyorum. Yine derim.
Bazen öyle bi vitesten atasım geliyo ki, şanzıman falan kimin umrunda? Ama insanın bir otokontrol mekanizması var, esef ediyorum, insandan uzak dursun, vitesten atamayıp içine atıyosun ki, en kötüsü.
361 mi 368 mi, 184 salt coğunluk, 3. tur, asker açıklamaları falan derken bi hoş oldum. Şööle hani balıklar yakalanır da çırpınır çırpınır, aynen o hesap oldu.
Müstakbel cumhurbaşkanı için ağızlarından bal damlayan, atatürkçü, cumhuriyetçi, demokrat, merkez-sol, hatta uç-sol insanlar izledim televizyonda. Benim ağzım açık kaldı. Ağızdan çıkan laf insanı bağlar, ey balıklar. Herşeyi de unutmayın. Demirel ombudsman oluyor, Özal kahraman.. İşini yaptığı gazeteden çok hoşlanmasam da en iyi hafıza tazeleyici gazeteci Çölaşan. Yaziyor ve yaziyor, cumhurumuzun müstakbel başının eski zaman lakırdılarını. (..da diyeceksiniz ki ne olacak, artık yumurta kapıda bile değil, pişmiş, tabakta duruyor; ama bu kişi başından beri yazıyor bunları..)
Bunlar bir yana, bir takım ajanlar :) tarafından müşahade edildiği üzere meşhur geyik kapasitemi de haftalığımın dikkatine sunuyorum tekrar:
Waits'in albümünü edindiğimden beri bir takıntı var üzerimde. Nereye gitsem yanıma cd'sini alıyorum, ev içi seyahatler sırasında (tuvalet-mutfak-yatak odası-salon)mutlaka müzik dinleme cihazımı da yanıma götürüyorum ki ayrı kalmayayim, dinlemek için de değil. E artık bu patolojik bir hale gelmeden sıyrılmalıyım. -neh, gelmiş bile, şaşkoloz- Ve bu şahıs artık tek tek çıkarsın cd'lerini lütfen, üçü birden fazla oluyor. Yurdumuzda da yayımlansın hatta, eğer mümkünse.
İki haftadır canım gibi baktığım, büyüyünce salataya doğramayı planladığım soğanların soğan olmadığını annem sayesinde 'aydım'. 'Hayır, soğan tabi ama, sümbül soğanı' dedi annem. Hay ikibin kunduz. Üstünde botanik yazan her bi çiziktirmeyi okuyan ben, sebze soğanla sümbül soğanı arasındaki farkı farkedemedim. Konu ekseninde adımın üstüne bi çizik daha atacağız yani, sevgili haftalık.
Bu sabah, cücük kendini analiz etti: 'Uykusuzken ben bazen vitesten atiyolum'
'Boşver, at, çok da önemli degil, büyünce hiç atamıyosun nasılolsa'. Babam kederli kederli baktı. Başkası olsa derdi herhalde :'Ne biçim anne bu çoban?' Ama ne yapayım, tam da içimden geçen budur, hiç utanmıyorum. Yine derim.
Bazen öyle bi vitesten atasım geliyo ki, şanzıman falan kimin umrunda? Ama insanın bir otokontrol mekanizması var, esef ediyorum, insandan uzak dursun, vitesten atamayıp içine atıyosun ki, en kötüsü.
361 mi 368 mi, 184 salt coğunluk, 3. tur, asker açıklamaları falan derken bi hoş oldum. Şööle hani balıklar yakalanır da çırpınır çırpınır, aynen o hesap oldu.
Müstakbel cumhurbaşkanı için ağızlarından bal damlayan, atatürkçü, cumhuriyetçi, demokrat, merkez-sol, hatta uç-sol insanlar izledim televizyonda. Benim ağzım açık kaldı. Ağızdan çıkan laf insanı bağlar, ey balıklar. Herşeyi de unutmayın. Demirel ombudsman oluyor, Özal kahraman.. İşini yaptığı gazeteden çok hoşlanmasam da en iyi hafıza tazeleyici gazeteci Çölaşan. Yaziyor ve yaziyor, cumhurumuzun müstakbel başının eski zaman lakırdılarını. (..da diyeceksiniz ki ne olacak, artık yumurta kapıda bile değil, pişmiş, tabakta duruyor; ama bu kişi başından beri yazıyor bunları..)
Bunlar bir yana, bir takım ajanlar :) tarafından müşahade edildiği üzere meşhur geyik kapasitemi de haftalığımın dikkatine sunuyorum tekrar:
Waits'in albümünü edindiğimden beri bir takıntı var üzerimde. Nereye gitsem yanıma cd'sini alıyorum, ev içi seyahatler sırasında (tuvalet-mutfak-yatak odası-salon)mutlaka müzik dinleme cihazımı da yanıma götürüyorum ki ayrı kalmayayim, dinlemek için de değil. E artık bu patolojik bir hale gelmeden sıyrılmalıyım. -neh, gelmiş bile, şaşkoloz- Ve bu şahıs artık tek tek çıkarsın cd'lerini lütfen, üçü birden fazla oluyor. Yurdumuzda da yayımlansın hatta, eğer mümkünse.
İki haftadır canım gibi baktığım, büyüyünce salataya doğramayı planladığım soğanların soğan olmadığını annem sayesinde 'aydım'. 'Hayır, soğan tabi ama, sümbül soğanı' dedi annem. Hay ikibin kunduz. Üstünde botanik yazan her bi çiziktirmeyi okuyan ben, sebze soğanla sümbül soğanı arasındaki farkı farkedemedim. Konu ekseninde adımın üstüne bi çizik daha atacağız yani, sevgili haftalık.
19 Nisan 2007
Meta-Matematik ve Konstruktivizm; veya kisaca greyfurt:)))
Muhterem günlük,Temiz kalpli olduğum için olmalı, tesadüf söz konusu olamaz kesinlikle, aynen dilediğim gibi waits'in orpans'i dün elime geçti ve tüm gün yağmur yağdı. Şehir dışı olmasa da yağmur tıptıpları altında 60km/saat hızla brawlers'ın hepsini dinledim. Hangi makama teşekkür edeceğimi bilmiyorum.
Dur bitmedi, dün aynı zamanda Scorsese'nin No Direction Home'u da elime geçti. Çifte kavrulmuş lokum gibi oldu.
Biraz pörtlemiş mısır ve üzüm suyu... Greyfurtlu+cevizli ıspanak salatası, sıcak ev, deniz mırıltıları ve waits ve zimmerman.
Şömine eksik kaldı.
Dün hiç çalıştım mı diye mi soruyosun?
Yoort mu didin?
17 Nisan 2007
Bu haller çobanı şişler..
Geniş beden (XXL) bir haftasonundan sonra kaldık mı birkaç baş kuru soğan. Deniz sabah dayanamadı: 'çoban, helkes gitti, içimden bil yalnızlık hissi geliyol, sıkılıyolum'. Haklı, çocuk sever; bilmiyor ki çobananne, eğlenmiş olmakla birlikte biraz huzura erdi.
Yine de dengem bozuldu. Elimi işe süresim yok. Öyle yok ki, hani, bu kadar olur.
Bilmiyorum, acaba kalabalık mı bahaneydi çalışmamaya yoksa çalışma şevkimi kıran ve zinciri bozan kalabalık mı oldu. Bir an evvel bir çözüm bulmak lazım.
Hayır, 'söz konusu Mısır'daki firavun soyundan yaşlı teyzemin mirası, biraz beklemek lazım' kör inancımı yitirmeye başladım yavaş yavaş, bu kötüye işaret. Loto da bize çalışmıyo ki hay canına yandığımının.. Kendim için değil yani, Deniz için istiyorum; Sizi, bilmem nasıl yaparım ama, temin ederim. (temin ederim deyip iş bitmiyor, bir de teminat icraatı lazım gelir üstüne, hadi sıkıysa et bakalım. Velhasıl, komik laf..)
Pek yakında elime geçecek tom waits'in orpans: bawlers, brawlers, bastards'ı şimdi en yakın heyecan müsebbibim. Bu kadardır yani. Hayatı buna sabitleyesim geliyor bazen.
Şöyle güzel bi havada (yani yarı kapalı ve mümkünse yağmurlu) atlasam arabama boş boş gezsem şehir dışı yollarda, şu şarkıları dinlesem. Sonra mı? Yok sonrası o kadar işte.
Daha ne olsun.
Yine de dengem bozuldu. Elimi işe süresim yok. Öyle yok ki, hani, bu kadar olur.
Bilmiyorum, acaba kalabalık mı bahaneydi çalışmamaya yoksa çalışma şevkimi kıran ve zinciri bozan kalabalık mı oldu. Bir an evvel bir çözüm bulmak lazım.
Hayır, 'söz konusu Mısır'daki firavun soyundan yaşlı teyzemin mirası, biraz beklemek lazım' kör inancımı yitirmeye başladım yavaş yavaş, bu kötüye işaret. Loto da bize çalışmıyo ki hay canına yandığımının.. Kendim için değil yani, Deniz için istiyorum; Sizi, bilmem nasıl yaparım ama, temin ederim. (temin ederim deyip iş bitmiyor, bir de teminat icraatı lazım gelir üstüne, hadi sıkıysa et bakalım. Velhasıl, komik laf..)

Pek yakında elime geçecek tom waits'in orpans: bawlers, brawlers, bastards'ı şimdi en yakın heyecan müsebbibim. Bu kadardır yani. Hayatı buna sabitleyesim geliyor bazen.
Şöyle güzel bi havada (yani yarı kapalı ve mümkünse yağmurlu) atlasam arabama boş boş gezsem şehir dışı yollarda, şu şarkıları dinlesem. Sonra mı? Yok sonrası o kadar işte.
Daha ne olsun.
10 Nisan 2007
Kamyon
Az bir süreliğine araba sürmeye ara verdim. Bir gün içinde üç saat kadar. Fırsat bu fırsat, eskisi gibi oraya buraya aval aval bakmalar, yeni binalar keşfetmeler başladı, yollarda. Çok özlemişim. Ama en güzeli kamyon yazıları. Bir iki tane aklımda kaldı bugünden. Birkaç tane de eskilerden...
Duygusal gönüller için aşkın yaşı yoktur. (romantizmine kurban..)
Hapış babam sağolsun. (????!!!!)
Hatalıysam aramızda kalsın (bunu bir servisin arkasında görmüştüm ilk defa, sonra çok gördüm.)
Hiç bakma öyle, taksitle aldık. (biz ona mi bakiyoz, deli mi ne...)
Ben de senin (orijinali: bende senin..)
Hep bunlardan sonra aklıma gelir: ülkemizin ilanları ve tabelaları da bir muhteşem, çoğunu biliyoruz zaten. Güneye doğru yolda bir tane vardi hep bakar gülerim geçerken:
Orman korumakla korunmaz sevgiyle korunur. (yani korumayın ama sevin, korunmuş olur zaten..)
Diğer tabelalar:
Yangın çıkış kapısı, giriş çıkış yasaktır.
Tuvalete araba ile girmek yasaktır.
Eli ayağı temiz, efendi, dürüst, çalmayacak, bahis yapmayacak, düzgün çalışacak, işine sadık olacak tecrübeli garson alınacaktır!
Şirketler de giriş kapılarına assalar ne güzel olur böyle, direkt. Yok şu diploma bu diploma uğraşmasalar.
Bi dakka, ocakta yemeem var bi bakiim.
Duygusal gönüller için aşkın yaşı yoktur. (romantizmine kurban..)
Hapış babam sağolsun. (????!!!!)
Hatalıysam aramızda kalsın (bunu bir servisin arkasında görmüştüm ilk defa, sonra çok gördüm.)
Hiç bakma öyle, taksitle aldık. (biz ona mi bakiyoz, deli mi ne...)
Ben de senin (orijinali: bende senin..)
Hep bunlardan sonra aklıma gelir: ülkemizin ilanları ve tabelaları da bir muhteşem, çoğunu biliyoruz zaten. Güneye doğru yolda bir tane vardi hep bakar gülerim geçerken:
Orman korumakla korunmaz sevgiyle korunur. (yani korumayın ama sevin, korunmuş olur zaten..)
Diğer tabelalar:
Yangın çıkış kapısı, giriş çıkış yasaktır.
Tuvalete araba ile girmek yasaktır.
Eli ayağı temiz, efendi, dürüst, çalmayacak, bahis yapmayacak, düzgün çalışacak, işine sadık olacak tecrübeli garson alınacaktır!
Şirketler de giriş kapılarına assalar ne güzel olur böyle, direkt. Yok şu diploma bu diploma uğraşmasalar.
Bi dakka, ocakta yemeem var bi bakiim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
