Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2008

Müzi-kıl durumlar

Uzun zamandır plan yapmaktan, pardon, daha çok, halihazırda olan plana ayak uydurmaktan ev bilgisayarını bile açamıyorum.....ki yazayım.
Niye ev bilgisayarı cart bilgisayarı curt bilgisayarı diye tip ayrımcılığı yapıyorum, çünkü, katı güvenlik kuralları olan bir şir(r/k)ette çalıştığım için ofisten hiç sosyal ortamlara akamıyorum (yeni deyiş). İş bilgisayarımı eve getirip evden bağlanmam da mümkün değil, antrparantez, olsun, benim kendi ev bilgisayarım'ım var.
Bu akşam işten dönerken günlerin biraz olsun uzadığını farkettim. Zifiri karanlık yerine hafif bir karanlıkta geldiğimi farkettim ve bu durumu dış sesle kendi kendime muştuladım. Muş mutlu oldum. Kimbilir bahar vakti mutluluğum kaç kat yol alır.
Markette uzun zamandır görüşemediğim arkadaşımla karşılaştım. Yoordumun eski iş arkadaşlarından daha ziyade. Yanyana et reyonunda beş dakika kadar durmuşuz meğer, o beni farkedene kadar. 'Çok iyi yaptın çalışmaya başlamakla' dedi. 'Ben sana yakıştıramıyordum'.. Ben de 'Valla ben kendime çok yakıştırıyordum ve çok mutluydum' dedim. Üstümde üniversite yılları sırasında emeği geçmiş bulunduğu için belki bunu demek ayıptı ama o sırada düşünmedim bile. Hakikaten böyle hissediyorum, huyum kurusun. Veya kurumasın ne alıp veremediğim varsa huyumla..
Tekrar aldım Tom Waits 'Bawlers' cd'sini arabama. Bob Dylan, nispeten yakın zamanda, bir ara şunu yumurtalamış: 'Bugüne kadar o kadar fazla şarkı yazıldı ki artık kullanılmayan melodi (ya da nota kombinasyonu diyelim) kalmadı, artık tekerrür etmeye başladı'. Her T.Waits albümü öncesi bu lafa bağlılığım olur, ama her albümü çıktıktan sonra 'yürü git' derim Dylan'a. Paskalya yumurtasından daha renkli, daha eşsiz ve muhteşem melodiler çıkarıyor benim en sadık kaldığım bu dahi müzik insanı. Sadece melodiler de değil, muhteşem ses, muhteşem sözler.
(Muhteşem ses dedim ama bugün itibariyle bu adamın sesini beğenmeyen insanlar bulunduğunu da müşahade etmiş bulunuyorum. Çok hazırlıksız yakalandım, zevk işte. Ne zevksiz insanlar var. Bu adamın sesini sevmeyen benimle konuşmasın. Beş dakka kadar....)
Şu aralar baharın gelmesine takmış olduğum için başından beri bayıldığım nabu (işbu) şarkısını dinleyip ve söyleyip duruyorum.

You can never hold back spring
You can be sure that I will never
Stop believing

The blushing rose will climb
Spring ahead or fall behind (kelime oyunlari/ikilik/mecaz, bayılırım­, bayıldım...)
Winter dreams the same dream
Every time
You can never hold back spring
Even though you've lost your way
The world keeps dreaming of spring
So close your eyes
Open you heart
To the one who's dreaming of you
You can never hold back spring
Baby Remember everything that spring
Can bring
You can never hold back spring

Bu arada aşarıdaki klibin ikinci fotoğraf karesine hayranlığımı da belirtmeden geçemem..

23 Ocak 2008

Müzik şeysi

Artık blogunu tesettürlemiş bulunan köşelerimizin delisinden aldığım icazet ve nov-hav'la (türkçeme saygılar!) bir müzik şeysi attırdım yan tarafa, yanar döner. İşin özel tarafı, benim müziklerimin yanıp dönmesi...
Fakat ki, kendi kendine, kimse 'yürrüü' demeden başlayıveriyor, bu özelliği beğenmeyen olursa bana söylesin de ben de 'isteyen dinlesin seni kardeşim' diyeyim bu vicıta/gecıta.
Yoksa baştan mı deseydim?
Neyse artık, görüş bildiren?

...ve fakat r.stones'dan honky tonk women'i da tavsiye ederim icabında, ya da aynı grubun beast of burden'ı da olur...halet-i ruhiyemi gözler önüne sersin diye....

23 Aralık 2007

Terazi Lastik cimnastiik

Tüm cd'lerimizi bilgisayara aktarma çabasına girdiğimizden beri pek hoş oldum. Bunun için bayramı beklemedik ama bayram da arada bu şekilde arada kaynamış oldu. 
Uzun zamandır dinlemediğim çok albüm. Çok şarkı. 
Aaney, anaa , ooo, aaa,   aktarıldılar. Uğurlu olsun. Hayırını bilemem. 
Cem Karaca.. Çoğu, nikahımızdaki şarkısı dahil hemen hepsi. Hatırlarsa bi yaseminliçay hatırlar. Bi de üstüne, ayrı bir his beslediğim Niyazi Köfteler'i.....
Mesela Deniz'e, niçin adının Deniz olduğunu anlatmaya kalkmamışız daha önce. Sonra anlattık, canım kızım, güzel kızım, adı denizden gelen kızım şarkısını dinlettik. (Deniz de aynı gün içinde niye adının deniz olduğunu tüm yabancılara anlattı.)
The Commitments filminden A.Strong'un seslendirdiği tüm şarkılar, özellikle Mustang Sally ve Dark End of the Street ve Try a Little Tenderness. 
Münir Nurettin'in canlı albümlerinden çoğu, en çok Hatırla Maziyi gibi. 
Çok genç müteveffa, Türkiye'nin güzel tenörlerinden, Ömer Yılmaz'ın ardıçtandır guyuların govası. 
Ezginin günlügü aykız
Roxanne'in (Sting) G.Michael versiyonu. 
Blues Traveller, Lou Reed ve Lyle Lovett aaa ne çok şey varmış dinleyecek. 
Kutlu bayramlar olsun. 

2 Kasım 2007

Evreka

Son zamanlarımın yeni sesini de buldum. Ses güzel, muazzam, çok güzel. Şarkılarından iki tanesini dinledim henüz, sevmedim ama ses güzel. seesss. Biraz blues rock yapsa 10 sene sonra alırım albümlerini.. 
Şu sıralar biraz pop idol gibi.. Hemi de amerikanlarınkinden. Bıyyyggg..
John Mayer, bayanlar baylar.  

8 Ağustos 2007

Lee Hazlewood

Dört gün önce kanserden ölen amerikalı müzisyen. {Eşkisözlük girişleri gibi oldu.}
İki ayrı koldan bu adamı öğrenmiştim. Bundan birkaç sene önce.
Nerelerden, anlatayım:
1. Kim demiş animasyon filmleri büyüklere öğretici değildir diye. Birçok animasyon filminin müziklerinden nice iyi müzisyenler öğrendim. Shrek2'de de sebat edip uzantılara bakılırsa tüm shrek oyuncularının bir karaoke yarışmasına katıldıkları görülür. Burda puss in boots, yani kedi Nancy Sinatra'nın söylediği 'These boots are made for walking' şarkısını söyler. Pek hoş. Burdan, yani N.Sinatra'dan da Lee Hazzlewood'a gitmek zor olmaz çünkü şarkının yaratıcısı ta bu adamdır (mıştı).
60'ların şarkısını o zamanki koreografiyle izlemek çok zevkli. Zamanı olan kaçırmasın, ben çok eğlendim. Özellikle nancy'nin bize göre solundaki çok fingirdek pembe dansçıya dikkat çekmek isterim.


2. Bob Dylan'ın hala okuduğum kitabı Chronicles'tan. Burda önemli bir müzik adamından bahsediliyor: Duane Eddy. Bu adamı Bob Dylan'ın şarkılarını enstrümantal bir şekilde yorumlayıp (60'larda..), o zamanda b.dylan'ın şarkılarının sadece sözlerinin güçlü olduğuna, gerisinin bi halta benzemediğine dair eleştiriler varken yaptığı bir albüm. Haklı olarak Chronicles'ta da B.Dylan şöyle diyor : “For sure my lyrics had struck nerves that had never been struck before, but if my songs were just about the words, then what was Duane Eddy, the great rock and roll guitarist, doing recording an album full of instrumental melodies of my songs?”
Aynı Duane Eddy'yi araştırdıktan sonra, onun hayatında çok önemli olduğunu gördüğüm Lee Hazlewood'la tekrar tanışmış gibi oldum.
Basbariton bir sesi var.
İdi.

22 Haziran 2007

The Road to Escondido


Bu martta almıştım. Etraflıca dinlemeye yeni başladım.
JJ Cale ve Eric Clapton'ın ortak çalışmaları. Şarkıların 11'i JJ Cale'in. Bir tanesi tamamen Clapton'ın, bir tanesini de John Mayer'la birlikte yapmışlar.
Ama en çok sevdiğim, Ole sportin' life blues. Bu bir cover. Brownie McGhee'nin. O adamı da ayrıca yazmalıyım.
Escondido, California'da bir şehir.

JJ Cale, değişik bir adam. Ünlü olmakan bucak bucak kaçınmış ama sonunda olmuş. Hatta efsane olmuş. Deep Purple, Lynyrd Skynyrd, The Allman Brothers, Bryan Ferry gibiler parçalarını cover yapmışlar. Bu cover'ın türkçesini biri bana yazabilir mi? Gına geldi kavır kuvur.
JJ Cale de şahsen Chuck Berry, Les Paul, Chet Atkins gibilerden ilham aldığını söylüyor: 'ama beceremedim, dolayısıyla kendi tarzım oluştu'.

JJ Cale topu topu 13 albüm çıkarmış 40 seneyi aşkın müzik kariyerinde. Ama hepsi çok güzel.
Eric Clapton'ın cocaine'i... O da JJ Cale'in aslında.. Az dinlemedik küçükken...

Neyse, çok güzel bir albüm. Blues/rock/country.

Tavsiye ederim.

12 Haziran 2007

Neleeeer olduu bana böyleeeeee dırınım dırınım

Deniz'in dünyaya gelişinin en güzel meyvelerinden biri de benim animasyon filmleriyle tanışmam sanırım. Tanışmak demeyelim de kaynaşmak diyelim. Pixar, WD, Dreamworks. Ağzımın suyu akarak izliyorum çoğunu.
Ama bir numaralı'm var tabii: İlk izleyişimden itibaren devamlı izleyesim gelen bir film. Hatta aynı dizinin iki filmini de..
Toy Story.
Nedenleri var:
Birincisi, ilki tam 12 yıl önce yapılmış. Ve hala en az yeniler kadar güzel.
Hikaye harika. Oyuncaklar. Çoğunu da bulabiliyoruz heryerde. Mesela patates kafa, mesela yaylı köpek..
Bir diger neden Shark Tale vs. gibi aslında büyüklere yönelik animasyon filmi değil. İçerik çok güzel, mesajlar da öyle. (Bunun benim sevmemle alakası yok. Olsun.)
Orijinal seslendirme çok başarılı, bunun yanında türkçe seslendirme de harika.
En son ama en önemlisi: müziiiiiik..
Ben yine seslerden gideceğim, seslerden ve müzikten.
Orijinal seslendirmede başroller Tom Hanks (Woody) ve Tim Allen(Buzz Lightyear)'ın. İkisi de çok başarılı. Harika bir iş seslendirme ama çok da zor. E türkçesinde de sırasıyla M.Ali Erbil ve Haluk Bilginer. M.Ali Erbil, yani sulusulu şovmen.. Adam aslında astarında iyi bir tiyatro oyuncusu ve çok çok iyi bir seslendirmeci. Seçimleri boktan tabi herkesin kendi seçimi, ne denir? Haluk Bilginer içinse artık denecek ne kalmış. Sesinin tonu da, vurguları da, diksiyonu da, canlandırması da bir harika. O ayrı bir yetenek.
Aslında orijinali dinledikten sonra türkçe çok yavan olur, çekici olmaz diye düşünülebilir. Bu ikili ise muazzam.
Geliniz müzik kısmına. İşte burda çok takılıyorum. Randy Newman. Ben bittabi türkçesini izleyegeldiğimden farkına bir sene önce vardım. (I-ım, biraz da taşkafalılık var işin içinde) Bu sene de okuduğum müzik kitaplarında şahsımca önemli isimlerin bu müstesna müzisyen hakkında çok iyi konuştuklarını gördüm. Demem o ki, Toy Story ile Randy Newman'ı bağdaştırmam bir senemi aldı. Halbuki orijinalindeki şarkılardan anlamam gerekirdi. Benim en sevdiğim ses renklerinden. Bir yerde 'embriyonik ton' gibi birşey deniyordu sesi hakkında. Ne demekse? Adam muazzam bir kompozitör bana sorarsanız, bir tek bu filmle kısıtlı değil elbette.
Öneririm: 'You've got a friend in me' ve 'Strange Things'.. 2'den
"Woody's Roundup" theme, 1.'den..
Peki türkçesinin içine mi edilmiş diye sorabilirsiniz. Özellikle ikincide tam tersi, Fatih Erkoç'un harika yorumuyla şarkılar havalarda uçuyor. 'Ben senin dostunum' ve 'Garip Şeyler'.
Bazen R.Newman'ın mı yoksa F. Erkoç'unkini mi daha fazla seviyorum ayıramıyorum.
Belki orijinalini yapamıyoruz ama çok güzel lokalize edebiliyoruz hani. :-)

(Şimdi birileri yine yazar, film izletmek yerine kitap okusanız ya.. diye. )

18 Mayıs 2007

Ben de bazen bulaşık yıkayamıyorum

Bugün arabada giderken şarkılara eşlik ediyordum. Hep zaten, hep, arabada şarkı söyleyip dururum. Çok da vukuat geçti başımdan. Ben araba kullanırken şarkı söylüyorsam hoşgörülü olurum, kimseye bulaşmam, alttan alırım, önemli olan şarkıyı söylemek, gerisi ya(l)van. Ama gören de beni kendilerine küfrederken yakaladıklarını zannediyor. İyi, dayak yemiyorum. Aman, elime konuşmiim. Evime karaoke istiyorum, en iyisi.
Neyse, arabada babam, annem ve deniz (ve stella var, alt paragraflarda tanıştırıcam.) Babam Tom Waits'i hep Bruce Springsteen'le karıştırıyo (!!). Bugün RAZ çalıyodu (e ya o ya o şu sıralarda başka ne çalcak zaten), babamın ağzından 'bu da Tom Hanks mi, kim bu?' çıktı. Halbuki bilir kendilerini, zamanın yarı-çiçek çocukları ne de olsa. Gül babam gül. (yani hem mecaz hem de sözlük anlamıyla..). Babam şarkı eşliklerimi, senkronizasyonumu ve arada attırdığım doğaçlamaları (kanonlar ve alt/üst sesler, öhööömm..) özel ve güzel buldu (e benim babam, haliyle, yaa bırakın biraz övünsün:-)). O öyle buldukça ben gaza geldim. Öte yandan şahsının müzik kulağına ve bilgisine güvenirim. Geçen hafta emekli oldu ve hemen tamburuna sarıldı, çok uzun zamandır iki ayrı koroya gidiyor, çok da beğeniyorum. Ben, gözleri görmez oluncaya kadar babaanemin ud çaldığı, büyük amcamın tambur çaldığı fasıllarla her hafta kulak doldurmuştum, küçüklüğümde. (nası, küçük bi çocukken aynanın karşısında şarkı söylerdim hep diyen popcuklarımıza benzetebildim mi kendimi?)
Bana 'sen müzikle ilgili bişiiler yapsana' dedi babam ve benim içim cız cız etti, sonra bi de coz etti (lafın üzerine hemen biraz su içtim). Zamanında tüm müzik hocalarımın beni konservatuara yönlendirmelerini hatırladım. Sonra ortaokul sınavında frenk dilli bi okulu kazanınca babamın dediğini de hatırlıyorum: 'bir dil bir insan...' :-) . Yok hayır, ebeveynimin beni hayata yönlendiriş biçimini beğeniyorum, benim için en iyisini istediğini de biliyorum, aynı zamanda bu yollardan geçmiş olmak da beni tatmin ediyor. Fakat insan nankör bi yaratık, noolurdu diye düşünmeden de duramıyorum. Bi bok olmaya da bilirdi, şimdi sanki çok bişii oldu ya. Neyse bu işler adamı şişler, unutalım.
Stella dedim. Deniz bi Barbie filmi izlediğinden beri 'ben Balbiyim, sen elikasın (erica)' diye geziyor. Allah, dedim, Barbie manyaklığı başladı, allaam seni beni koru, naapcaz? Ama artık barbie falan hikaye, Winx ve Bratz diye şeyler çıktı. Amaaan yarebbim, 4 yaşına bile daha gelmemiş çocuk winx kızlarından olmak istiyo. Bunlar, barbie'den farklı olarak bi de peri, yani cadı falan yaaaa. Yok sihir güçleri gelince kıyafet değiştiriyolar, hepsi bi ince uzun vücut, bi güzel gözler, makyaclar, pipilerinden asılası pozcu pozcu erkek arkadaşlar ...
Diyorum ki Deniz'e, 'ya bi düşünsene bu kızlar kocccaman topuklu ayakkabılarla nası koşarlar mümkün değil, sonra o incecik kıyafetlerle popoları donar, bunlar gerçek değil ki.' Bi düşünüyo sonra yine 'Ben Byum (bloom) oliiim sen de miüyza ol (miusa). Şimdi biz sihil yapıyomuşuuuuzzzz, hadi kıyafet bulalim kendimize'. Sonra yağmur yağarken, zürefanın düşkünü, plaj kıyafetleri üzerimizde, onları giyebilmek için evden dışarı çıkmayan bi yavru. Alttan gir üstten çık, onu dışarı çıkart, anlaş, paktlar yap, iş anlaşmaları şeyet, haayyt ruhum daraldı, ühühühühüü!
Bugun uyuyan guzel barbie'yi almaya gitmiştik, söz vermiştim, uzun zamandır istiyordu. Gittik, barbie'lerin yanından geçmedi, winx'leri görünce cozuttu. Stella'yı almaya karar verdik. Yahu nası oyuncak bu böyle tam 4 saat elinden düşürmedi ve dünyayı gözü görmedi. Uyumasaydı hala devamdı, 4 saatin sonunda uyurken de saçlarına yapışmıştı, zor ayırdım. (Evet harika di mi, bu hafta ilk olarak bugün gündüz uykusunu uyudu heyoooo).
Ama hakikaten çok korkuyorum, noolcak bu kızların hali? Şu güzellik, süslülük, şu incelik, çıtçıt olma halleri ve aman kanım donuyo şu anorexia'lar bulimia'lar.
Ya annecim yaaa!

17 Mayıs 2007

Sad Eyed Lady of the Lowlands

Benim 'en sevdiğim şarkı' bundan bir zaman öncesine kadar olmamıştı. En sevdiklerim vardı, çok sevdiklerim de vardı ama aralarından seçip de bir tanesini, en tepeye koyamıyordum. Belki de her dönem bi tane en tepedeydi şimdi de bu tepede, olabilir. Emin değilim. Bilmiyorum. Biraz daha bekleyip göreceğim. Yalnız bu dönemler bende çok uzuyor gitgide. En sevdiğim, daha gençken bir hafta, ondan sonra bir ay falan diye giderken ahanda bu şarkı bir seneyi geçti. Ya yaşlanmanın belirtisi (yaşlıyım demiyorum, dikkat) ya da bu hakkikaten kalacak bende bu şekilde. (Belki de eskiden hızla geçtikleri için oturmadan kalkıyorlardı, of çok fazla teori oldu üstüste.)
Sizi youtube'den alıntılarım arasındaki (RAZ başlığı) ilk şarkıya davet ediyorum. Herkeste aynı etkiyi bırakmayacağından eminim, sevdiğiniz müzik; çevre, hatıralar, içtiğiniz şarap, ruhi durum ve rüya/hülyalarınızla yakından bağlantılıdır ne de olsa. Neyse ben yine de, dinlememiş olanları davet etmeyi ihmal etmeyeceğim. Belki seven bile çıkar. Belki halihazırda vardır bile, kimbilir.
Sevgili iki-üç günlük, bugün denizi anaokuluna götürdüm. Dikkat çekerim, kreş veya yuva değil, anaokulu. İki hafta sonra ikinci parti sancılarımı yazacağımdır. O güne kadar ikametgah, fotoğraf falan o işlerle uğraşacam.
Domates tohumlarım kafalarını uzattı. Fişneler eli kulağında, ayva çiçekleri açtı da döktü. Lavantalar da pötürdeyelim artık diye bekliyolar. Bütün iğne yapraklılar patlattı. Ya bu baharı çok seviyorum.
My warehouse eyes, my arabian drums.
Dırınım dırınım.

16 Mayıs 2007

Oooof offff

Benim bi mule variations'im vardı. Ama o bir kasetti, şimdi de kaset çalarım yok. Buyrunuz. Albümün de cd'sini bulamıyorum.
En sevdiğim albümlerinden biri Tom Waits'in. Sorun bana sevmediğin albömü var mı diye? I-ıh, ama olsun.
Şu video benim çok hoşafıma gitti, izleyin çok isterim, sözkonusu albümden. Çok güzel yapmışlar, en sevdiğim şarkılarından biri aynı zamanda (sorun bana sevmediğin şarkısı var mı diye...heheheheee)

nahahahahaha, demin ülkü hanim bizim opet arabasını düşürdü yere, arabadan ses geldi: 'opeeeet, imdaaaat arabanızla oynuyolar'. Cık cık, oynamasana ülküüüüü, hıhıhıhıh, şu benim çivi girmedi yerine anasını satiim.
(ı-ımm, afedelsiniz)

10 Mayıs 2007

Hot Tuna, J.Airplane, J.Joplin ..

Yine aynı şey oldu. Ordan oraya gittim, dükkanıma geri döndüm. (Bir çoban ne kadar tilki olabilir?)
Çok başarılıyım bu konuda.
Dünkü yazımda Johnson'dan bahsetmiştim, etkilediklerinden, Hot Tuna'dan Jefferson Airplane'e ordan da Janis Joplin'e gittim. Sonra da yine woodstock zamanında amerikada olmak başlıklı fantaziye geri döndüm.
Durduğum yerde çok mutluyum ama vakit orda olmak da güzel olurmuş yav. İyi mi bilmiyorum orda ne olurdum ama değişik olurmuştu..
Bağlantıları yazayım: Hot Tuna, Jefferson Airplane'den ayrılan iki müzisyenin, akustik ve elektronik ve tekrar akustik blues müziklerini yaptıkları grup. Jorma ve Jack. Hala da yapıyorlar ya, helal ossun.
Dolayısıyla ordan Jefferson Airplane'e gitmek zor değil, sonra da J.A'den Marty Balin, Janis Joplin'in yakın arkadaşı ve o öldükten sonra ayrıldı gruptan diye ordan da oraya gittim.
Bir tane J.J koyayım dedim şuraya, en sevdiğim şarkısı olur:

Yani bilmiyorum psychedelic rock her devrin rak'ı olabilir ama o zamanda kalsa daha iyi olurmuş gibi geliyor bana. Müzik yapmak için uçanlardansa uçmak için müzik yapanları daha çok saygıyla karşılamakla birlikte, -ikilem diyoruz kısaca-, onları da beğeniyorum çok. Uçmasalar olmazmış.
J.A, en bilinen şarkılarından biri White Rabbit:

Bi tane de Hot Tuna koyayım şuraya, Jorma'ya saygılarla (hem eric clapton hem grateful dead'den hatırlarız, hem de Janis Joplin'den de dinlemişliğim vardır):

9 Mayıs 2007

Robert Johnson Blues

Robert Leroy Johnson (RIP) herhalde en iyi blues'culardan biri. En eski stillerden biri olan Delta Blues'dan. Missisipi Delta'sından çıkma olduğu için stil bu adı almış.
Özgün ses tonu ve gitara hakimiyetiyle blues sevenlerin en beğendiklerinden olan bu müzisyen, hayatı hakkında pek az doküman ve bilgi olduğundan da olsa gerek, biraz mit veya efsane olarak anılıyor.
27 yaşında ölmüş, ya zehirlenmiş ya da Marfan sendromu denen bir hastalıktan öldüğü sanılıyor.
Etkiledikleri arasında Jimi Hendrix, Led Zeppelin, The Allman Brothers Band, The White Stripes, Bob Dylan, The Rolling Stones, Hot Tuna ve Eric Clapton'ı sayıyor wikipedia.
Deniz'in 'Aptimali' diye adlandırdığı, en sevdiği şarkılardan biri olan "They're red hot" şarkısının içinde olduğu Eric Clapton albümü Me and Mr. Johnson bir tribute. Ben de bu sayede Johnson'ı öğrenmiştim. Aynı şarkıyı Red Hot Chili Peppers, 1991'de Blood Sugar Sex Magik albümünde seslendirmişti.
"Hot tamales and they red hot, yes, she got em for sale"
Hayatımda en sevdiğim şarkılardan biri olan L.Zeppelin'in Lemon Song'unun sözlerinde "Traveling Riverside Blues" kullanılmış.
Yine Traveling Riverside Blues cover'ını da yapmış Led Zeppelin.
Crossroads'unu şimdi dinlemek lazım.

7 Mayıs 2007

Scarlett Sings Tom Waits

S.Johansson Tom Waits şarkılarını yorumlamak için stüdyoya girmiş. Hayırlı olsun.
Seneye dinlenmek üzere.
Tarafımdan? Bilmiyorum.
Ben ki Tom Waits'in cover'larına ayrı bir titizlikle yaklaşır, hiçbirini de beğenmem; Tom Waits'in nev-i şahsına münhasır sesiyle söylediği şarkıları, 20'li yaşlarının başında, hiçbirşey olmasa da en azından alto olmayacağını tahmin ettiğim bir sesle 'ciyaklayacağını' varsaydığım bir yeni şarkıcıdan duymak çok da heyecanlandırmadı, biraz da peşin hayalkırıklığı yarattı.
Ama bu dünyada büyük konuşmamak, önyargılı olmamak da gerekir bittabi.
Bir sene sonra hatırlatın bana.

1 Mayıs 2007

Captain Beefheart

Captain BeefheartDon Van Vliet...
Sene 91. Meclis'in arkasındaki parkta lisede klasik çerçevede öğrendiğimiz gitarın rock açılımlarını deneme dönemleri, Ela ve Elif'le birlikte. Üniversiteye yeni girmişiz. Bir abimiz vardı, adını hatırlamıyorum; onun sayesinde Frank Zappa'yla tanıştım, don't eat the yellow snow :-), apostrophe... O zamanlar internet yok bana. Olsaydı bile asgari içerikte birşey bulmak mümkün değil. Elimizde kısıtlı müzik belgeleri, üzerine evde en az on kez kayıt yapılmış, kalitesiz kasetler.
O sıralar Captain Beefheart diye bir isim duymamışım bile. Zappa'yla yakın bağlantısına rağmen. Çok sonralar oldu. Nasıl oldu hatırlamıyorum. Tom Waits'in Swordfishtrombones'undan sonra değişen sound'unun müsebbibi olduğunu daha da sonradan öğrendim. Meğer Kathleen yengemiz tanıştırmış müziğiyle. Seksenlerde.
Yakın zamanda tekrar aradım albümlerini ama buralarda bulmak ne mümkün. Internette ne bulabiliyorsak onunla yetineceğiz. Ya da yine getirteceğiz, bunun için taksitlerimizin bitmesini bekleyeceğiz.
Hollanda kökenli, eski bir aileden gelmiş olduğu için çoğunlukla şımarık çocuk olarak anılmış. (daha doğrusu ebeveyni onun çok yetenekli olduğunu düşündüğü için biraz şımartmış); fakat yine aynı ebeveyn küçük yaştaki heykelcilik merakını da biraz törpülemiş, söylediğine göre.. Öyle.
Şimdilerde müzikten sıyrılmış kendini artık tamamen resme vermiş. Bkz. Sağ taraf..
MS hastası olduğu söyleniyor.
Terennüm bağlantılarım arasına bir tane de captain beefheart şarkısı koydum.

19 Nisan 2007

Meta-Matematik ve Konstruktivizm; veya kisaca greyfurt:)))

OrphansMuhterem günlük,
Temiz kalpli olduğum için olmalı, tesadüf söz konusu olamaz kesinlikle, aynen dilediğim gibi waits'in orpans'i dün elime geçti ve tüm gün yağmur yağdı. Şehir dışı olmasa da yağmur tıptıpları altında 60km/saat hızla brawlers'ın hepsini dinledim. Hangi makama teşekkür edeceğimi bilmiyorum.
Dur bitmedi, dün aynı zamanda Scorsese'nin No Direction Home'u da elime geçti. Çifte kavrulmuş lokum gibi oldu.
Biraz pörtlemiş mısır ve üzüm suyu... Greyfurtlu+cevizli ıspanak salatası, sıcak ev, deniz mırıltıları ve waits ve zimmerman.
Şömine eksik kaldı.
Dün hiç çalıştım mı diye mi soruyosun?
Yoort mu didin?

28 Mart 2007

Eskiden

Bir kız vardı. Hiç sevmezdim, o da eminim beni sevmezdi. Ama ortak arkadaşlarımız vardı. Birgün ben arkadaşlarlayken o geldi herkesi öptü bana da döndü: 'Eh, seni de öpiim bari'.
Ben, alışkın değilim böyle şeylere, uzatmıştım yanağımı.
Şimdi olsa yanağımı uzatıp son anda dönüveririm sırtımı... Laf bile etmem.
İyi bir insandım eskiden.

Neyse, jasmingreentea'nin link'lerinden yasemin'in sayfasına bakmıştım biraz evvel.
Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulut'unu yazmış. Çok eskilerden, en sevdiğim. Sonra neler okurdum düşündüm, tüm Aziz Nesin'lerin bende o zamanları ve hatta o saatleri, anlık görüntüleri hatırlatması insanı bir değişik ruh haline sokuyor.
Bir de, ne zaman Iron Butterfly dinlesem, In-A-Gadda-Da Vida'sını, hep eskilere gidiyorum ve hep mutlu oluyorum. Küçük çocukken abimle ne tepinirdik bu şarkıda. Ne sever ne çok dinlerdik.
Bu arada, söz konusu şarkı hakkında spekülasyonlar da var. Grup o kadar 'stoned' muş ki, (nasıl diyim bilemedim), o yüzden ne şarkının sözlerini doğru düzgün söyleyebilmişler ne de bitirebilmişler. 17 dakika :-). Aslında ismi de In the Garden of Eden'mış rivayete göre. :-)
Yalnız, lütfen bir de Simpsons versiyonunu izleyin.
Ben yaşgünü olimpiyatlarına güneye gidiyorum, pazar gecesi dönücem.

26 Mart 2007

Devam mahiyetinde..

Başladım ya albümlere, biraz daha ekleyeyim dedim. Tutabilene aşkolsun.
1.
Modern Times 'a uzun zamandır baştan sona dinlediğim ilk albüm demiştim geçenlerde. Fakat bir müddettir elimde olan Ben Harper'ı harcamışım. Özür diliyorum.
Both Sides of the Gun.
İki cd'lik albüm seti.

İlk cd, beyaz. Ak yani. Biraz baladımsı havaları var. Sweet Nothing Serenade, güftesiz. Güftesiz bir şarkı bu kadar güzel olur. Diğerleri arasında ayrım yapıp yazamayacağım hepsini çok beğendim. Klasik Ben Harper tadında ama daha da usta işi.
İkinci cd, siyah. Kara yani. Both Sides of the Gun ve Black Rain funk-rock. Var mı böyle bi janr ben bilmiyorum ama uydurmak serbest. Get it Like You Like It rolling stones şarkılarını andırır gibi. The way you found me ise blues.
Adam çok iyi bir şair, inanıyorum. Please don't talk about murder while i'm eating gibi benim seveceğim şarkı sözleri de var. Bir sevdiğim şey de adamın her albümüne bir logo koyması.


2. Nick Cave & The Bad Seeds. Yine ikili albüm seti. Abattoir Blues ve The Lyre of Orpheus. En azından bir senedir evde dinlendiği ve hiç tavsiye mahiyetinde yazılmadığı için çok ayıp etmişim.
Nick Cave'i sevenler sever, bilenler bilir. Her ne kadar ilk defa dinleyecek olanlara bu albümü önermesem bile Murder Ballads'dan sonra yapılmış en güzel albüm diyebilirim. Ayrı ayrı teker teker şarkılar yerine iki saatlik bir konser gibi dinletiyor albüm kendini.


Abattoir Blues daha karanlık, daha kasvetli biraz gotik; The Lyre of Orpheus ise daha melodik. The Bad Seeds hep iyiydi ama bu albümde her zamankinden de iyiler. Kanımca..
Hiçbirşey olmasa bile albüm kendini şekliyle aldırtabilir. Çok güzel bir kapağı ve hoş cd kapları var.

23 Mart 2007

Yineler/Yeniler

Bizim cücüğe kitap falan alalım demistim, bi de kirmizi traktor filmini. Adı Bob..Yani traktörün. Yani, küçük kırmızı traktör Bob.
Ama o, tabiatıyla, sepete herşeyi atma meylinde. Babasına ve bana birer cd layık gordu, eksik olmasın, babasına burcu güneş bana serdar ortaç. Canım benim.
Çok güzel renkleri var siiidiilerin, sağol denizcim..Bunları almayalım ama istersen..
Niyeeeeea?
Biz bu tip, ııı, dinlemiyoruz. En iyisi ben birkaç tane bulayim, sen aralarından seç. En güzellerini seçersin sen, hadi yardım et.
Peki..

--Zavallı ben, aslında hiçbirşey almayacak olan ben, sırf yavru istedi diye almak zorunda kaldım. Anlıyosunuz di mi. İyi--

Kendisini ilgili koridora soktum. Bi tane aaa bak ne güzel yağmur yaaayo, bulutlar gelmiş şu resme bak doldoluyla Knopfler ve Harris'in all the roadrunning'ini aldırmayı becerdim. Bi tane de "aaaa anneye benziyo kadın, (evet, şımardım) bak bi kadın bi de adam gülüyolar cümlesiyle PJ Harvey'nin The Peel Sessions'ini. James brown alayım demiştim ama deniz ben bundan kolkuyolum diye aldırtmadı. Haksız denemez, daha doğrusu diyecek bişi yok, onu tek başına almak lazım.

Şimdi heman yazayım, P J Harvey ben cok severim sahsen. Bu albümünü de çok sevdim, biraz eski şarkılar var içinde. Ama bası ve vokali biraz daha artmış gibi. Hepsini sevdim ne yalan söyliyim. Hiç dinlememiş olanlara to bring you my love, is this desire, dry'ı önereyim, haddim olmayarak. Ya da, hadi, bunu da önereyim. Ben önerdim diye bişi olacağı yok hattızatında. Müzik eleştirmeni diyilim bişi diyilim.

Ne ki, peel sessions, patates mi soyuyo napıyo derseniz, bi john peel var, dj kendisi, ingiliz. BBC'de peel sessions adı altında 67den öldüğü yıla kadar birçok kişiyi konuk etmiş. 2000 civarinda konuk. Bunlardan biri Polly. O da albüm kartoletine kendisi ile ilgili güzel hisler yazmış.

All the roadrunning de tam baska bi yerde. Bi insan ikisini de nasıl sever. Bu insan bensem sever. Yalniz emmylou harris, ki kendisini one more cup of coffee'deki ilk kuplede yanlış güfte şakıyan kadın diye de hatırlayacaksınız, sesini beğenmesem de, bende böööle nası diyim derin derin hisler uyandıran bi kadın, country tarzlarinda olmasina ragmen. Knopfler ise dire straits'ten, eski anılardan, dylan'la cok çalmış (ve orda kalmış) bi müzikisyen. Onun notting hillbillies zamanlarini daha çok sevdiğimi düşünürüm. Aslinda dire straits albumlerinden de brothers in arms yerine on every street'i daha cok. Kendisi, dylan gibi sol kolu ekmek kesmek için kullanip sag kolla pena sallayanlardan. Album güzel, country desem değil, rock desem değil, blues desem yok artık hiç değil. Öyle ne diyim bilemediğim bi güzel albüm. Kanımca.

Ihmm, ıhhm. eee, bi de dylan koleksiyonumu geliştirecek bişiler aldım ama , möhöm diiil.
Iııı, peki hadi görüşürüz.

25 Şubat 2007

Constipation Blues




Herkes ask, mesk, politika, ruhi cikmazlarla ilgili yazarken screamin jay hawkins isimli muzisyen kendine has egzantrik sesiyle garip bir sarki yazmis. (sene 69 yanlis bilmiyorsam.)
oyle de diyor sarkinin basinda zaten:
Ladies and gentlemen, most people record songs about love, heartbreak, loneliness, being broke... Nobody's actually went out and recorded a song about real pain. The band and I have just returned from the General Hospital where we caught a man in the right position. We name this song: "Constipation Blues".

Ama buraya koymak icin bulamadim, ne yazik ki. Hayatimda hic ama hic, bir sarkiyi dinlerken bu kadar gulmedim, bir daha da bu kadar gulecegimi sanmam.
Constipation blues yerine en meshur sarkisi i put a spell on you'yu koydum. sesi cok guzel. bakiniz, birkac onceki konser(ve) yazim.

Adam hakikaten cekmis ama, olumu de bagirsak tikanikligindan olmus.
Soz konusu sarkinin ilk studyo cekimi versiyonu cok guzel.
ayni hissiyati vermese de su asagida verdigim baglanti ile sarki izlenebilir:

constipation blues

Bir de bu nev-i sahsina munhasir muzik sahsiyeti jim jarmusch'un mystery train'inde aktorluk kabiliyetini sergilemis ama henuz izlemedim.
En kisa zamanda izleyip yazicam.

19 Şubat 2007

konser(ve)...

Bunda, 'itiraf ediyorum' denecek bisi yok, gercek, dumduz, dopdogru bi dogru : hayatimda izlemeye gittigim konser sayisi cok azdir.
Neredeyse on sene once sevgili bi arkadas 'barenaked ladies, ben harper ve blues traveller'dan olusan bi konserin biletini armagan etmisti. Tam onumuzde, tekerlekli sandalyede bi adamin 'esiyle' birlikte enteresan bi performans gosterdigi, yarisini zaten anlamadigim kavga daha mi cok yer etti kafamda hala bilmiyorum ama Yogurt'la birlikte taa oralarda o konsere gidince, tadindan yenmedi. Ben Harper'la ilk tanisisti. (edit: degildi di mi cay, biz bi sene once evde dinleyip dururduk. ama ilk gorustu, o kesin) John Popper abimizin sisko haliydi. E ayrica balayindaydim. Bal ayi.
Bi baskasi da Istanbul'daki Sting konseriydi. Onden 2. sira, evet, torpilliydik. Sting degil ama ben cok iyiydim. Elim ayagim durmadi. Bakanlar beni adamin en buyuk hayrani zannetmis olabilirler, (hayrana fan diyoruz, evimizde isinmak icin calistirdigimiz fanlara hayran demiyoruz) fakat bu varsayimin gerceklik payi cok az. O da zip zip zipliyodu zaten, bi sure sonra adama baka baka vibrasyon alanina girmis olabilirim. Veya on siralarda, nispeten onemli bi konserdeydim, ve ondeydim, onemli bi sahsiyettim haliyle ben, onun havasindaydim. Aman nebliiim.
Hay allah, afedersiniz, odtu'de stadyuma bulutsuzluk ozlemi ve sonra bi de tarkan gelmisti onlara da gitmistimdi. :-) Bahis konusu ikinci konserde starimiz, adi ustunde, tarkmisti. Ama ben yine cok eglenmistim. Bulutsuzluk ozlemi filminin basrol oyuncusu nejat bey, aliskanligi oldugu uzere, sonuna kadar detonaj kabiliyetini haizdi. Onda da cim ustundeydik; esyanin, dogasi itibariyle, ziplayasi gelir.
Onun disindaki konserler bahar festivalindeki mimarlik anfisindeki konserlerdir.
Bi de kafamdan yarattigim konserler var tabi, ne gariban bi durum.
Halbuki konser iyi bisiidir di mi. Degisiktir. Iyidir, cok iyidir.
Bi tom waits'i bekliyorum bi bob dylan'i. Ikisi icin de gelmeden once gocecekler diye oldukca devasa bi fobi gelistirdim icimde.. Inadina gelmiyo munasebetsizler.
E ama yasgunumde Isvec'te konseri var bunlardan birinin. Gitsem, Yogurt'la birlikte diyorum ama....
Ise yarar mi bilmiyorum ama, kendisine bir kere de, huzurunuzda, burdan sesleniyorum.
Yooooort, noolmulam. Yoort! diyorum. luften.
Snıffff..