Nasıl bir sıkıntı. Nasıl bir başağrısı anlatamam.
Hayır, severim yağmuru da çok kapandı birden içim. Üstelik migrenim de yok.
Net bir günlük Konstantinopl maceramızı da.. ahaa, Verlaine. Kim yazmıştı bloguna, chanson d'automne'u? Kim. Verlaine'indi bu. Evreka levreka..Bak keyfim geldi bi saniyeliğine. Hatırlıyabiliyorum bile..
Ne diyordum. Bir günlük İslambol maceramızda bol bol müslim bir miktar gayri müslim gördük geldik. Bre zındıklar. Cumartesi akşam döneriz diyorduk, bi adalara gitsek demiştik. Yok, yağmur da yağmur. Kim deldi bilmem, biri deldi yukarıyı. Dikkatli olunuz biraz...
Çay bana derdi bi ara, kaç yıldır burda yaşıyorum hiç bişii yok, sen her geldiğinde bi ünlü görüyosun diye. Evet. Bu seferimizde de Altan Erkekli ile Demet Şener İ.Kutluay'i gördüm de geldim. Aklınızda olsun, görmek isterseniz, galiba Günaydın'a sık sık gidiyorlar.
Kız güzel, ne yalan söyliyim, at suratlı diye düşünürdüm, pek zarif kızmış. Üzüldüm hallerine, onlar girince bir gariplik oldu. Sonra insanlar boy boy fotoğraf çektirmeye yanlarına damladı. Kızlarını niye evde bırakmışlar diyodum ki, o fotoğraflara ben olsam kızımı katmak istemem. Bi de sonra herkes mıncıklıycak. Off.. Ünlü olmanın bedelini de görmüş olduk. Yalnız ne hikmetse aynı şeyi Altan Erkekli'ye yapmadılar. Soyadından tırsma ihtimali bir neden olabilir.
Aksarayda tek başı açık kadınkız yoktu. Sultanahmette dizi dizi şortlu sandaletli gariban turiz vardı. Bu iki dediğim de son derece rutin bilgiler zaten.
Köprüler ve otoyollar ücretsiz olduğu için ogs bi halta yaramadı, ne zaman kazandırdı ne bişii. Üstelik tüm şahinler otobana düşmüştü ve 120 civarında en sol şeritten seyretme lükslerini yaşıyorlardı. Biz de kıyın kıyın sağdan gittik.
Kırmızı ışıkta biri bize el edip arabadan memnun olup olmadığımızı sordu.
Ne kadar yakıyor, falan... Yoort çok nazikti.
Deniz bi kere bile cozutmadı. Ve bakın, uykum val ama sapıtmadım hala. diyip durdu. Üstelik yaşı ileri büyük teyzelerine de çok iyi davrandı, resimler yapıp duvarlarına yapıştırdı.
Balıkçı Zabahattin amca bayram bayram işinin başındaydı. Kıyafeti pek forma gibiydi. Gözümden süzülüp beynime kazınmış olmalı ki, pazar pazar yoordun mecburi kıyafet alışverişinde girdiği dükkanda kibar eleman bişiler çıkarınca 'Ahaa, balıkçı sabahattin kıyafeti bu' dedim. Eleman nezaketen güldü ama beni görgüsüz bulmuş olmalı. Ne bilsin istanbulda concon bi balıkçı var, sahibi de pek tanınmış, pek zengin.
Herhalde pırtık kıyafetli, ağ ören bi balıkçı zannetti. Öyle sanıyorum.
Birşeyden zehirlendim üzerinize afiyet.
Deniz burdan ayrılmadan dedesinin elini öptü. El öpüşmeyi maaile sevmesek de bir nevi ananemiz diye yaptık. Deniz öptükten sonra 'Eline sağlık eldeniz' demeyi uygun gördü. Niye el öperiz. Çok teelikeli.
Büyük teyzenin evindeyken bir anadolu bayanı geldi, komşuymuş. Bana zorla elini öptürttü. Konuşurken dişlerinin düştüğünden bahsetti. Benim işe geri dönme ihtimalim üzerine ağzından alevler çıkararak 'kocan çalışıyo otur çocuğuna bak evde' diye azarladı. Bir önceki ziyarette de biri 'niye dönmüyosun hala işe' diye azarlamıştı. Her iki teyzeden de ikinci çocuk yapmam konusunda kulak çekiştirmeleri aldım. Annen bişi demiyo mu sana da dedi bir teyzem. Hayır diyince niye, istemiyo mu torun dedi. Annemin bana bu konularda imada bile bulunmadığını, ağzımdaki şeker nedeniyle dilim dönemediği için anlatmadım.
Teyzeleri çok seviyorum. Kendimi yanlarında çok rahat hissediyorum. Öyle hissettiriyorlar. Bu ataklarını da çok be çok hoşgörüyorum.
Yapılacak işlerim var. O kadar istemiyorum ki.. Kendime çorba yaptım. Sabırsızlıkla bekliyorum düdüklüden çıkmalarını. Lahana, kereviz kökü, kereviz sapı, havuç, soğan. Tabak tabak yiycem.
Acaba yağmur yağıyor ya artık, sularımız biraz artmıştır, bir küvet doldurabilir miyim? Hayır otelden lemongrass'lı banyo tuzu aparttım da.
Arakçı, ayıp sana
Arakçı, ayıp sana
(Kaşif Dora'yı bilmiyonuz mu?)
Hayır, severim yağmuru da çok kapandı birden içim. Üstelik migrenim de yok.
Net bir günlük Konstantinopl maceramızı da.. ahaa, Verlaine. Kim yazmıştı bloguna, chanson d'automne'u? Kim. Verlaine'indi bu. Evreka levreka..Bak keyfim geldi bi saniyeliğine. Hatırlıyabiliyorum bile..
Ne diyordum. Bir günlük İslambol maceramızda bol bol müslim bir miktar gayri müslim gördük geldik. Bre zındıklar. Cumartesi akşam döneriz diyorduk, bi adalara gitsek demiştik. Yok, yağmur da yağmur. Kim deldi bilmem, biri deldi yukarıyı. Dikkatli olunuz biraz...
Çay bana derdi bi ara, kaç yıldır burda yaşıyorum hiç bişii yok, sen her geldiğinde bi ünlü görüyosun diye. Evet. Bu seferimizde de Altan Erkekli ile Demet Şener İ.Kutluay'i gördüm de geldim. Aklınızda olsun, görmek isterseniz, galiba Günaydın'a sık sık gidiyorlar.
Kız güzel, ne yalan söyliyim, at suratlı diye düşünürdüm, pek zarif kızmış. Üzüldüm hallerine, onlar girince bir gariplik oldu. Sonra insanlar boy boy fotoğraf çektirmeye yanlarına damladı. Kızlarını niye evde bırakmışlar diyodum ki, o fotoğraflara ben olsam kızımı katmak istemem. Bi de sonra herkes mıncıklıycak. Off.. Ünlü olmanın bedelini de görmüş olduk. Yalnız ne hikmetse aynı şeyi Altan Erkekli'ye yapmadılar. Soyadından tırsma ihtimali bir neden olabilir.
Aksarayda tek başı açık kadınkız yoktu. Sultanahmette dizi dizi şortlu sandaletli gariban turiz vardı. Bu iki dediğim de son derece rutin bilgiler zaten.
Köprüler ve otoyollar ücretsiz olduğu için ogs bi halta yaramadı, ne zaman kazandırdı ne bişii. Üstelik tüm şahinler otobana düşmüştü ve 120 civarında en sol şeritten seyretme lükslerini yaşıyorlardı. Biz de kıyın kıyın sağdan gittik.
Kırmızı ışıkta biri bize el edip arabadan memnun olup olmadığımızı sordu.
Ne kadar yakıyor, falan... Yoort çok nazikti.
Deniz bi kere bile cozutmadı. Ve bakın, uykum val ama sapıtmadım hala. diyip durdu. Üstelik yaşı ileri büyük teyzelerine de çok iyi davrandı, resimler yapıp duvarlarına yapıştırdı.
Balıkçı Zabahattin amca bayram bayram işinin başındaydı. Kıyafeti pek forma gibiydi. Gözümden süzülüp beynime kazınmış olmalı ki, pazar pazar yoordun mecburi kıyafet alışverişinde girdiği dükkanda kibar eleman bişiler çıkarınca 'Ahaa, balıkçı sabahattin kıyafeti bu' dedim. Eleman nezaketen güldü ama beni görgüsüz bulmuş olmalı. Ne bilsin istanbulda concon bi balıkçı var, sahibi de pek tanınmış, pek zengin.
Herhalde pırtık kıyafetli, ağ ören bi balıkçı zannetti. Öyle sanıyorum.
Birşeyden zehirlendim üzerinize afiyet.
Deniz burdan ayrılmadan dedesinin elini öptü. El öpüşmeyi maaile sevmesek de bir nevi ananemiz diye yaptık. Deniz öptükten sonra 'Eline sağlık eldeniz' demeyi uygun gördü. Niye el öperiz. Çok teelikeli.
Büyük teyzenin evindeyken bir anadolu bayanı geldi, komşuymuş. Bana zorla elini öptürttü. Konuşurken dişlerinin düştüğünden bahsetti. Benim işe geri dönme ihtimalim üzerine ağzından alevler çıkararak 'kocan çalışıyo otur çocuğuna bak evde' diye azarladı. Bir önceki ziyarette de biri 'niye dönmüyosun hala işe' diye azarlamıştı. Her iki teyzeden de ikinci çocuk yapmam konusunda kulak çekiştirmeleri aldım. Annen bişi demiyo mu sana da dedi bir teyzem. Hayır diyince niye, istemiyo mu torun dedi. Annemin bana bu konularda imada bile bulunmadığını, ağzımdaki şeker nedeniyle dilim dönemediği için anlatmadım.
Teyzeleri çok seviyorum. Kendimi yanlarında çok rahat hissediyorum. Öyle hissettiriyorlar. Bu ataklarını da çok be çok hoşgörüyorum.
Yapılacak işlerim var. O kadar istemiyorum ki.. Kendime çorba yaptım. Sabırsızlıkla bekliyorum düdüklüden çıkmalarını. Lahana, kereviz kökü, kereviz sapı, havuç, soğan. Tabak tabak yiycem.
Acaba yağmur yağıyor ya artık, sularımız biraz artmıştır, bir küvet doldurabilir miyim? Hayır otelden lemongrass'lı banyo tuzu aparttım da.
Arakçı, ayıp sana
Arakçı, ayıp sana
(Kaşif Dora'yı bilmiyonuz mu?)